Başarılı Olmak mı, Değerli Olmak mı?

Abone Ol

Modern insanın en büyük korkularından biri artık aç kalmak değil, yeterince değerli bulunmamak.

İyi bir işimiz olsun istiyoruz. Daha iyi bir maaş, daha güzel bir ev, daha iyi bir araba, daha prestijli bir unvan, daha görünür bir hayat… Bunların hiçbirinde tek başına bir sorun yok. Sorun, bütün bunların zamanla bize şu sorunun cevabı gibi sunulması;

“Değerli bir insan mıyım?”

İşte Erich Fromm ile Alain de Botton’un düşünceleri tam bu noktada kesişiyor.

Fromm, modern insanın özgürleşirken aynı zamanda yalnızlaştığını ve kendi benliğine yabancılaşabildiğini söyler. De Botton ise modern insanın yalnızca başarısızlıktan değil, başarısız görünmekten korktuğunu anlatır.

Biri bize yabancılaşmayı, diğeri statü kaygısını gösteriyor.

Aslında aynı yaranın iki farklı yüzü bunlar.

Özgürleştik ama rahatlayamadık

Modern toplum bize büyük bir vaat sundu;

“Hayatını kendin kurabilirsin.”

Artık doğduğumuz sınıf, ailemiz ya da gelenekler kaderimizi eskisi kadar belirlemiyor. İstediğimiz mesleği seçebiliyoruz , farklı bir şehirde yaşayabiliyoruz , farklı bir hayat kurabiliyoruz.

Ne büyük özgürlük.

Ama özgürlüğün tuhaf bir yan etkisi var!

Başarısızlığın sorumluluğu da giderek bize ait oluyor.

Eskiden insanın hayatındaki konumu büyük ölçüde doğduğu yere bağlıydı. Bugün ise sürekli şu cümleyi duyuyoruz.

“Yeterince çalışırsan başarabilirsin.”

Bu cümle motive edici görünüyor. Fakat karanlık tarafı şu;

Eğer başaramadıysan, belki de yeterince iyi değilsindir.

İşte modern insanın zihnindeki kırılma burada başlıyor.

Başarısızlık, yaptığı bir şey olmaktan çıkıp kimliği haline geliyor.

“İşimi kaybettim” demek yerine “Başarısızım.”

“Terfi alamadım” demek yerine “Yetersizim.”

“Onun kadar kazanamıyorum” demek yerine “Geride kaldım.”

İnsan artık hayatını yaşamıyor; hayatının başkaları tarafından nasıl değerlendirildiğini izliyor.

Kendimizi neden başkalarının gözünden görüyoruz?

Alain de Botton’un Statü Endişesi kitabında sorduğu temel sorulardan biri aslında çok basit:

Başkalarının bizim hakkımızda ne düşündüğünü neden bu kadar önemsiyoruz?

Çünkü insan yalnızca yaşamak istemiyor.

Değerli olmak istiyor.

Sevilmek, saygı görmek, kabul edilmek istiyor.

Ve modern toplum bu ihtiyacı son derece ustaca ekonomik bir sisteme bağlıyor.

Sana yalnızca bir ürün satmıyor.

Sana bir kimlik satıyor.

Yeni telefon yalnızca telefon değil.

Yeni araba yalnızca araba değil.

İyi bir semtte ev yalnızca ev değil.

Bunların her biri sessizce şunu söylüyor;

“Bunlara sahip olursan daha değerli olacaksın.”

Sonra insan satın alıyor.

Bir süre iyi hissediyor.

Sonra çevresine bakıyor.

Bir başkasının daha iyi arabası, daha büyük evi, daha yüksek maaşı, daha prestijli işi olduğunu görüyor.

Ve yeniden eksik hissediyor.

Tüketim böylece ihtiyacı değil, karşılaştırmayı besliyor.

Fromm'un “sahip olmak” dediği şey…

Erich Fromm'un yıllar önce yaptığı “sahip olmak” ve “olmak” ayrımı bugün belki de hiç olmadığı kadar güncel.

“Sahip olmak” biçiminde yaşayan insan kendisini sahip olduklarıyla tanımlar;

Benim işim.

Benim param.

Benim diplomam.

Benim evim.

Benim arabam.

Benim çevrem.

Benim başarılarım.

Peki bunların hepsi elimizden alındığında geriye ne kalıyor?

Belki de modern insanın kendisine sormaktan en çok korktuğu soru bu…

“Bunların hiçbirine sahip olmasaydım, kim olurdum?”

Çünkü bir noktadan sonra sahip olduklarımızı kaybetmekten değil, onlarla birlikte kendimizi de kaybetmektenkorkuyoruz.

Başarı neden hiçbir zaman yetmiyor?

Çünkü statü mutlak değildir.

Statü, karşılaştırmaya dayanıyor.

Dün çok başarılı olduğunuz bir yerde bugün sıradan olabiliyorsunuz.

Dün hayal ettiğiniz maaş bugün yetersiz gelebiliyor.

Dün gurur duyduğunuz ev bugün size küçük gelebiliyor.

Çünkü başarı merdiveninin son basamağı yoktur.

Bir basamağa çıktığınızda yukarı bakarsınız.

Ve daha yukarıda hep yeni birileri vardır.

Modern insanın trajedisi belki de şudur;

Kendi hayatını yaşarken bile başkasının hayatını ölçü olarak kullanmak!

Kendimize ait bir hayatımız vardır ama onu sürekli başkalarının cetveliyle ölçeriz.

Sosyal medya bu kaygıyı büyütüyor

Bugün de Botton'un anlattığı statü kaygısını düşünmek için sosyal medyaya bakmak yeterli.

İnsanlar artık yalnızca başarılarını yaşamıyor.

Başarılarının görünür bir versiyonunu da sergiliyor.

Tatiller.

Restoranlar.

Terfiler.

Yeni evler.

Yeni arabalar.

Ödüller.

Diplomalar.

Mutlu ilişkiler.

İyi görünen bedenler.

İyi görünen hayatlar.

Fakat burada tuhaf bir yanılgıya düşüyoruz maalesef…

Kendi hayatımızın perde arkasını, başkasının vitrinine karşılaştırıyoruz.

Kendi korkularımızı, borçlarımızı, başarısızlıklarımızı, yalnızlığımızı biliyoruz.

Başkalarının ise yalnızca seçilmiş görüntülerini görüyoruz.

Sonra kendimize soruyoruz?

“Ben neden onun kadar başarılı değilim?”

Belki de sorun hayatımızın kötü olması değildir.

Sorun, sürekli başkasının düzenlenmiş hayatıyla kıyaslıyor olmamızdır.

Peki çıkış yolu ne?

Fromm'un cevabı daha fazla sahip olmak değil, daha fazla olmak.

Bu küçük görünen ayrım aslında büyük bir hayat önerisidir.

Kendimize şu soruları sormaya başlamak…

Ne kadar kazanıyorum?

yerine;

Nasıl bir insan oluyorum?

Kaç kişi beni takip ediyor?

yerine;

Kaç kişiyle gerçek bir bağ kurabiliyorum?

İnsanlar beni ne kadar başarılı görüyor?

yerine;

Ben kendi hayatımı anlamlı buluyor muyum?

Ne satın alabilirim?

yerine;

Ne üretebilirim?

Başkaları benden memnun mu?

yerine;

Ben kendime yabancılaştım mı?

Belki de modern insanın ihtiyacı daha yüksek bir statü değil.

Kendisini başkalarının gözünden değerlendirmeyi bırakabilecek kadar güçlü bir benlik.

Çünkü hayat bir yarışma olmayabilir

Bize yıllardır hayatın bir yarış olduğu söylendi.

Daha iyi okul.

Daha iyi üniversite.

Daha iyi iş.

Daha yüksek maaş.

Daha büyük ev.

Daha iyi araba.

Daha fazla takipçi.

Daha yüksek statü.

Fakat yarışın garip bir kuralı var!

Kimse finiş çizgisini göremiyor.

Çünkü finiş çizgisi sürekli ileri taşınıyor.

Tam “oldum” dediğiniz yerde yeni bir “daha” ortaya çıkıyor.

Daha fazla para.

Daha fazla başarı.

Daha fazla görünürlük.

Daha fazla prestij.

Ve insan sonunda sahip olduklarının tadını çıkaramadan, sahip olamadıklarının hesabını yapmaya başlıyor.

Belki de burada durup başka bir soru sormak gerekiyor.

Başarılı mıyım? değil.

Değerli miyim? de değil.

Daha temel bir soru!

“Nasıl bir hayat yaşıyorum?”

Çünkü insanın değeri bir sıralama tablosunda yazmaz.

Ve belki de gerçek özgürlük, herkesten daha yukarı çıkmak değil;

başkalarının nerede durduğuna bakmadan kendi hayatının içinde gerçekten var olabilmektir.

Fromm'un “olmak” dediği şey tam da bu.

Ve de Botton'un statü kaygısından çıkış yolu da burada başlıyor.

Başkalarının gözünde yükselmeye çalışmak yerine, kendi hayatımızın içinde derinleşmek.