Bir “Melek ablaaa!” Yeter

Abone Ol

Sabahın sesi diye bir şey var.

Kimine göre kahve makinesinin ilk homurtusu, kimine göre trafikte duyulan ilk korna… Bizim için ise o ses, sabah ofiste kahvemizi yudumlarken, haber yazarken, metin seslendirmesi yaptığımız anlara denk düşen, mahallenin en haylaz çocuğunun sokağı baştan sona yaran o ince ama inatçı sesi…

“Melek ablaaa!”

Her sabah, istisnasız.

Saat tutar gibi değil, daha çok kalp atışı gibi. Düzenli ama mekanik değil. Bazen cümlemin ortasında, bazen nefes aramda…

Ama mutlaka geliyor. Ve ben o sesi duyduğumda, kaydı bitiriyorum içimde bir şey tamamlanıyor.

Sonra bir sabah gelmedi o ses.

Mikrofon açık, metin önümüzde…

Ama sokak suskun.

İlk gün “denk gelmedi” dedik.

İkinci gün seslendirme yaptım, Yeşim haber yazdı ama içimizde bir boşlukla.

Üçüncü gün anladık eksik olan sadece bir ses değil, bir rutindi.

Çünkü bazı yokluklar, gürültüyle değil sessizlikle kendini belli eder.

Sonra öğrendik.

Grip olmuş. Küçücük bedeniyle birkaç günlüğüne hayattan izin almış.

Hiç tanımadığın birinin yokluğu, bu kadar tanıdık gelebilir mi insana?

Geliyormuş.

Ve birkaç gün sonra…

Tam yine mikrofona eğilmişim, cümlemin ortasında—

Yine o ses…

“Melek ablaaa!”

Bu sefer gülümsedim.

Hatta bir an durup kaydı kestim.

İçimden geçen cümle şu oldu;

Sesine kurban küçük neşe makinesi…

Dayanamadık, indik aşağı.

Adını öğrendik.

Miraç…

Bir çikolata boyu sohbet ettik.

Ne uzun ne büyük…

Ama yerini dolduran bir şeydi.

O çocuk farkında değil belki ama bize bir şey öğretti;

Rutinin kıymetini.

Her gün aynı anda, aynı yerden geçen o küçük seslerin aslında hayatın omurgası olduğunu…

Biz hep büyük cümleler kuruyoruz, büyük duyguların peşinden gidiyoruz.

Oysa hayat, bir seslendirme kaydının ortasına düşen o küçük sesle tamamlanıyor.

Ve ben artık biliyorum…

Bazen bir günün iyi geçmesi için büyük bir haber gerekmez.

Sadece tam zamanında duyulan bir “Melek ablaaa!” yeter.