Geçtiğimiz günlerde biri kulis bilgisi diye bir haber getirdi önüme.
“Bunu sadece sen yazacak cesarettesin,” dedi.
İlk sorum basitti:
“Belgesi var mı?”
Yoktu.
Ama iddia büyüktü, kelimeler süslüydü. Üstelik konuşulan kişi yaptığı işleri tasnif etmediğim, işlerini anlamlandıramadığım, yani kişisel bir mesafeyi özellikle koruduğum biriydi.
“Bak,” dedi, “zaten sevmiyorsun, bu haber senin de elini güçlendirir.”
İşte tam da orada durdum.
Sevmemek, bilmediğin bir şeyi doğru kabul etmek değildir.
Mesafe koymak, hakikati eğip bükme hakkı vermez.
Gazetecilik — ya da kalem sahibi olmak — kişisel duyguların intikam aracına dönüşebileceği bir alan hiç değildir.
Yazmadım.
“Korktun mu?” dedi.
“Seni korkusuz bilirdik.”
Evet, korktum.
Ama gerçeği çarpıtmaktan korktum.
Belgesiz bir iddiayı, sırf işime yarayacak diye sahiplenmekten korktum.
Bir insanı, hakkındaki kanaatim üzerinden mahkum etmeye kalkmaktan korktum.
Bugün bazıları cesareti, işine geleni yazabilme serbestliği sanıyor.
Gereksiz motivasyon cümleleriyle, “kimse yapamıyor ama sen yaparsın” gazıyla, insanın ahlaki sınırlarını esnetebileceğini düşünüyor.
Oysa cesaret;
Öfkeyle değil akılla hareket edebilmektir.
Duyguyla değil delille konuşabilmektir.
Sevmediklerin hakkında bile adil kalabilmektir.
Cesaret dediğimiz şey, istediğimiz her şeyi yapabilme gücü değildir.
Cesaret, doğru bildiğimizi yapma iradesidir.
Ve o irade, kalemi susturmayı da kapsar.
Belgesiz iddia cesaret değildir.
İşine gelen yalan, güç değildir.
Bence bu cümleleri kurmadan önce,
önce cesaretin ne demek olduğunu gerçekten idrak etmek gerekir.
Ben korktum.
Ama yalandan korktum.
Yanlışın parçası olmaktan korktum.
Eğer bu korkuysa,
evet — bu korkuyu taşımaya devam edeceğim.