Sosyal medyada bir story gördüm.
“Bir yumurta olsanız, bir yıl boyunca sizi kırmadan taşıyacak biri var mı? Kendinizi kime emanet edersiniz?” diyordu.
Soruyu okudum.
Gülümseyip geçemedim.
Çünkü soru hafif değildi, benzetme basitti ama yükü ağırdı.
Bir yumurta olmak, güçlü olmaktan vazgeçmekti biraz. Dayanıklı görünmemek, her şeyi tek başına taşıyamamayı kabul etmekti.
İnsanın en çok zorlandığı yer de burasıydı zaten.
Kırılgan olduğunu kendine itiraf etmek.
Düşündüm.
Aklıma birkaç isim geldi.
Her biri hayatımda başka bir yerde durmuştu.
Biri refleksiyle korurdu, başıma bir şey gelmesin diye kendini öne atardı.
Biri sezgisiyle, daha ben söylemeden anlar, alan açardı.
Biri de sessizliğiyle, müdahale etmez ama kırılacağımı hissettiği anda orada olurdu.
Hepsi farklıydı.
Ama hepsinin ortak bir tarafı vardı.
Emaneti hafife almazlardı.
Taşıdıkları şeyin ağırlığını değil, hassasiyetini düşünürlerdi.
Ve biliyordum…
Hiçbiri beni kırmazdı.
Birini seçmeye çalıştım.
Olmadı.
Çünkü bu bir sıralama meselesi değildi.
Sevgi ve sorumluluk ölçülerek karar verilen bir bağ değildi.
Kim daha çok sever, kim daha çok sahip çıkar diye tartıya konmazdı.
O anda başka bir şey fark ettim.
Bu sorunun beni bu kadar durdurmasının nedeni, hayatımda kimsenin olmaması değildi.
Aksine, fazlalıktı.Farklı zamanlarda, farklı hallerime sahip çıkan bağların varlığıydı.
Bugün insan ilişkileri hızla kurulup hızla tükeniyor.
Herkes biraz yorgun, biraz mesafeli.
Biriyle uzun süre aynı yükü taşımak zor. Hele ki o yük kırılgansa…
İşte tam bu yüzden, bir yıl boyunca bir yumurtayı kırmadan taşıyabilecek insanlar nadir, kıymetli ve sessiz…
Göstermez kendini. Anlatılmaz. Ama oradadır.
Birini seçemedim. Ama şunu net bir şekilde hissettim!
Emanet olabilmek, herkese nasip olmaz.
Ne kadar şanslıyım.
Kırılganlığımı saklamak zorunda olmadığım, güçlü olmamı beklemeden yanımda duran, beni taşırken kendini unutmayan ama beni de incitmeyen insanlar olduğu için.
Belki de cevap buydu.
Bir isim değil.
Bir his.