Yükümlülüklerimizi yerine getirmede yetersiz kalmamızın bir nedeni de asıl olanı bırakıp ayrıntılarda oyalanmaktır…
Teferruata boğulup maksattan uzaklaşmaktır…
Evet, zarfa takılı kalıp mazrufu zayi etme zaafımız var… Kalbi, zihni teferruatla meşgul ederken işin ruhunu kaçırıyoruz çoğu zaman…
Bu durum sorumluluktan kaçınmanın, kolaycılığı seçmenin bir yolu olabilir mi? Dahası görevden kurtulma hastalığı diyebilir miyiz?
Kur’an-ı Kerim hayatın içinden verdiği örneklerle bu anlayışı sorguluyor, eleştiriyor… Müminlere ciddiyet çağrısında bulunuyor…
Ashab-ı Kehf kıssasına baktığımızda şunu görürüz… Zamanın zorbalarına karşı güzel bir kıyam başlatan bir grup delikanlının duruşunu övgü ile bizlere aktarır…
Gel gör ki, kimi insanlar bu muhteşem örneklikten ibret almaları gerekirken anlamsız tartışmalara girdiler…
Ashab-ı Kehf’in adanmışlıklarını, samimiyetlerini görmeleri icap ederken sayılarına takıldılar… Allah onları uyardı:
“De ki onların sayılarını Rabbin daha iyi bilir. Onlar hakkında bilgisi olan çok azdır. Öyle ise Ashab-ı Kehf hakkında, delillerin açık olması dışında bir münakaşaya girme ve onlar hakkında (ileri geri konuşan) kimselerin hiçbirinden malumat isteme.” (Kehf, 22)
İlahi mesajı mecrasından koparıp gereksiz, anlamsız zeminlere çekme uyarısı geliyor…
Bakara Suresine isim olan “Bakara kıssası”na baktığımızda benzeri bir savrulmayı görmekteyiz…
Bir inek kesmeleri gereken İsrailoğulları verilen emre itaat etmeleri icap ederken, emri bağlamından çıkarıp gereksiz sorularla işi sulandırma yolunu seçtiler… İneğin cinsini, rengini, yaşını tartışma konusu edindiler, ilahi teklifi yerine getirmede ayak sürdüler…
Umredeyiz… Hudeybiye’de yaşananları anlatıyorum… Ağacın altında ölüm üzerine Allah Rasûlü’ne biat edenlerden bahsediyorum… Allah’ın onlardan razı olduğuna ayetlerin işaret ettiğini ifade ediyorum…
Fakat ne hazindir ki, bu can alıcı konuyu dinleyenlerden kimisi ağacın altında gerçekleşen biat eylemini değil, hangi ağaç olduğunu soruyor… Halbuki Allah (cc) ağacı kutsamıyor, ağacın altındaki nebevî sözleşmeyi gündemimize taşıyor…
Hz. Ömer (ra) kendi gününde bu gibi gündem sapmalarına tanık olduğu için o ağacı kökünden kesip atmıştır…
Yine Hz. Nuh (as)’ın kesintisiz tevhid mücadelesini dert edinmemiz beklenirken, Nuh’un gemisinin hangi ağaçtan yapıldığı merak konusu olabiliyor…
Hz. Âdem (as)’ın topraktan yaratılışını tefekkür etmemiz istenirken, kimimiz Hz. Âdem’e baba arama ihtiyacı duyabiliyoruz…
Kıyamet yaklaşırken hazırlık yapmamız boynumuzun borcu iken, biz kıyametin kopuşunu tarihlendirme, takvimlendirme hesapları yapabiliyoruz… Üstümüze görev olmayan, boyumuzu aşan alanlara burnumuzu sokabiliyoruz…
Gaybı taşlamak bu olsa gerek... Ya da haddimizi aşmak mı desem?
Böylece asıldan uzaklaşıyoruz, ciddi meselelere kafa yormuyoruz, bir takım polemik ve diyalektiklerle olması gerekenleri geçiştiriyoruz...
Bilmiyorum sorun, yürek yetmezliği mi, eksen kayması mı, yoksa kafa karışıklığı mı?
Esasa odaklanmak derinlik ister, içtenlik ister, özveri ister… Teferruat ise kolaycılıktır, bir nevi kaçıştır...
Yüzeylerde gezinip işin özüne inmemektir…
Hikmet neyi gerektirir? Hakikati öncelemek ve hakikatin özünden ödün vermemektir…
Gürültülü tartışmalar, bitmeyen detaylar, yüzeysel fikirler hakka halel getirir… Ömrümüzü heba eder… Heva ve hevesimize hoş gelse de sonu hüsran ve helaktır…
Nice zamandır büyük meseleleri küçük ayrıntılara kurban ettiğimiz aşikâr bir durum...
İslam dünyası ateş topuna, kan gölüne dönmüşken, 1400 yıllık bitmeyen, kapanmayan dosyalarla oyalanmamız doğru değil...
Artık sadede gelelim... Esası ıskalamayalım... Aslımıza rücu edelim... Hayati sorumluluklar bizi beklerken seyirci ve yorumcu locasından sahaya inelim...
Tabir caiz ise görüntü verip görevden kaçmayalım...
Kader; sorumluluktan sıyrılmak, hayattan el etek çekmek ve vazifelerden kaçınmak için bir bahane değil; Allah'ın sonsuz ilim, irade ve kudretine inanmak, imtihan bilinciyle hareket etmek, sorumluluklarının farkına varmak, tedbir almak, gayret göstermek, başına gelen musibetlerde yıkılmamak ve gerçekleştirdiği başarılarda şımarmayıp Allah'ın lütfundan bilmek için bir motor güçtür.
Bizden beklenen adalet ve adanmışlığı daha fazla uzatmayalım...
Kaybedeceğini bile bile neden mücadele ediyorsun dedi, öleceğini bile bile yaşadığını unutmuştu o ama... bozmadım.
(Özdemir Asaf)
"Önemli olan eleştiren değildir, güçlü bir insanın nasıl sendelediğini ya da yaptıklarının nasıl daha iyi olabileceğini söyleyip duran kişi önemli değildir.
Aslolan, arenadaki insanın yaptıklarıdır; yüzü kan, çamur, toz içinde, inatla yürüyen, hata kalan, defalarca yetersiz kalan insandır gerçek olan; çünkü hatasız ve kazasız bir çaba olamaz.
Eylemleri için mücadele eden, büyük bir tutkusu olan, kendini bir amaca adayan, sonunda başardığında zaferi tadacağını bilen kişidir gerçek olan.
Ve en kötü ihtimalle kaybetse bile korkusuzca kaybedeceğini bilen insandır. Bu yüzden onun yeri, zaferi de yenilgiyi de hiç bilmemiş o soğuk ve ödlek ruhların asla arasında olmayacaktır."
Nuh Peygamber,
Asırlar süren mücadelesinin sonunda Rabbine şöyle yalvardı:
-Ben yenik düştüm, bana yardım et.
(Kamer-10)
Nuh Peygamber tam olarak 950 (Dokuz yüz elli) yıl mücadele ettikten sonra bu duayı yaptı.
Sen ne kadar mücadele ettin