Bir şeyi büyütmek ya da küçültmek gerçekten bizim elimizde mi?
İlk bakışta kaderle, şartlarla, başkalarının davranışlarıyla kuşatılmış hayatlarımızda bu iddia fazla iyimser görünebilir.
Oysa insanın en büyük gücü, olayları değil, onlara verdiği anlamı yönetebilmesidir.
Stoacı filozof Epiktetos der ki;
“Sizi rahatsız eden şeyler değil, onlar hakkındaki yargılarınızdır.”
Bir söz düşünün. Aynı cümle, birinin zihninde hakaret olarak büyürken, bir başkasının kalbinde önemsiz bir uğultuya dönüşebilir. Olay aynı olaydır fakat yankısı, iç dünyamızın akustiğine göre değişir.
Demek ki büyüklük ve küçüklük, çoğu zaman dış dünyanın değil, iç dünyanın ölçü birimidir.
Bir problemi ele alalım. Küçük bir hatayı zihnimizde tekrar tekrar oynattığımızda, onu dev bir kimliğe büründürürüz. Sanki hayatımızın merkezine yerleşir, ufkumuzu kaplar. Oysa aynı hata, doğru bir perspektifle yalnızca bir deneyim, hatta bir öğretmen olabilir. Burada mesele hatanın kendisi değil, ona yüklediğimiz ağırlıktır.
Nietzsche, insanın anlam yaratan bir varlık olduğunu söyler. Biz yaşadıklarımızın ham maddesini alır, ondan bir hikaye inşa ederiz. Bu hikayede kimi olayları başrole çıkarır, kimini figüran yaparız. Bir başarısızlığı “ben zaten yetersizim” diye büyütebilir ya da “henüz öğreniyorum” diyerek küçültebiliriz. Aynı gerçek, iki farklı anlatıda iki farklı kadere dönüşür.
Toplum da bu büyütme ve küçültme sanatının kolektif bir versiyonunu icra eder. Birini kahraman, diğerini sıradan yapan çoğu zaman eylemin kendisi değil, anlatının tonudur.
Medya, siyaset, kültür… Hepsi bir mercek işlevi görür. Mercek yaklaştırırsa büyür, uzaklaştırırsa küçülür. Ama birey olarak biz de kendi iç medyamızın editörüyüz.
Elbette bu düşünce, her şeyin zihinsel bir oyun olduğu anlamına gelmez. Acı gerçektir. Kayıp gerçektir. Adaletsizlik gerçektir. Fakat bu gerçeklerin hayatımızın tamamını işgal edip etmeyeceğine biz karar veririz. Bir acıyı kimliğimiz haline getirmek de mümkündür, onu bir tecrübe olarak cebimize koyup yürümek de.
Belki de mesele şudur;
Hayat bize ham olaylar sunar biz onlara hacim veririz. İçimizdeki korku büyüteçtir, umut ise törpü. Korkuyla bakarsak gölgeler uzar. Umutla bakarsak mesafe kısalır.
Sonunda anlarız ki dünyayı değiştirmek her zaman mümkün değildir ama dünyayı nasıl gördüğümüzü değiştirmek çoğu zaman mümkündür. Ve bazen en büyük devrim, dışarıda değil, bakış açımızın milimlik kaymasında gerçekleşir.
Bir şeyi büyütmek ya da küçültmek bizim elimizdeyse, asıl soru şudur;
Bugün neyi büyüteceğiz?
Korkularımızı mı, imkanlarımızı mı?
Çünkü hangisini beslersek, hayat sahnesinde başrolü o oynayacak.