“Kim oluyorsun kimse olmadığında?”
Bu soru okuduğum bir metinde karşıma çıktı. Gustav Jung tarafından yıllar öncesinde sorulmuş bir soru ama aslında mesele bir alıntıdan daha büyük…
Bu, insanın kendine yönelttiği en tehlikeli sorulardan biri...
Çünkü bu soruya dürüstçe cevap vermek, aynayı kırmayı göze almak demek.
Gündüzleri bir vitrin insanıyız. Çalışırken disiplinliyiz, konuşurken makulüz, sosyal medyada ölçülüyüz. Bir fikir beyan ederken alkışın ihtimalini, bir suskunlukta dışlanmanın riskini tartarız. Kimliğimiz çoğu zaman bir stratejidir.
Ama gece olunca….
Oda kararıp, telefon sustuğunda, dünya çekildiğinde.
İşte o an rol kesilir.
Kimse yokken, kimliğin ağırlığı başlar.
Çünkü o sessizlikte ne alkış vardır ne yargı. Sadece sen ve içindeki ses. Jung’un “persona” dediği maskeler gündüz işe yarar ama gece düşer.
Geriye ne kalır?
İdealler mi, dürtüler mi? Ahlak mı, arzu mu?
Çoğumuz kendimizi iyi bir insan olarak tarif ederiz. Fakat iyilik, seyirci varken kolaydır. Asıl ahlak, görünmezken yapılan tercihtir.
Kimse görmeyecekse doğruyu seçer misin?
Kimse bilmeyecekse sadık kalır mısın? Kimse yargılamayacaksa öfkeni dizginler misin?
İnsan iki katmanlıdır…
Gündüzün insanı ve gecenin insanı.
Gündüz düzenin ürünüdür, gece hakikatin.
Gündüz toplumun dilini konuşur gece bilinçaltının. Ve çoğu zaman bu iki insan birbirini tanımaz.
Belki de bu yüzden yalnızlık ürkütücüdür. Çünkü yalnızlıkta başkasına anlatacak bir hikaye kalmaz. Kendine anlatmak zorunda kalırsın.
Kimse yokken kim olduğunu bilmek, bir özgürlük dışında bir sorumluluktur. Çünkü o an, kendine yalan söyleme lüksün yoktur.
Modern çağ bizi sürekli görünür olmaya çağırıyor. Paylaş, göster, kanıtla. Sanki var olmak için izlenmek gerekiyor. Oysa insanın en derin dönüşümleri kimsenin görmediği anlarda olur. Vicdan sessizlikte büyür. Karakter yalnızlıkta şekillenir. İnanç, alkışsızken sınanır.
Belki de mesele şu;
Kimse olmadığında ortaya çıkan kişi, bastırılmış bir karanlık değil, ihmal edilmiş bir hakikattir. O kişi, senin reklamsız halindir. Süslenmemiş, cilalanmamış, pazarlanmamış benliğin.
Ve belki de hayatın en büyük cesareti, o kişiyle barışabilmektir.
Çünkü insan, başkalarının gözünden çıktığında dağılır sanır. Oysa tam tersine, ilk kez toparlanır.
Kimse yokken kim olduğunu bilmek;
kalabalıkta kim olman gerektiğini de belirler.
Ve belki de gerçek karakter, sahne kapandığında başlayan oyundur.