MİHRABIN SAHİBİ OLMAK MI, GÖNÜLLERİN HOCASI OLMAK MI?

Abone Ol

Bir Cenaze, Bir Sessizlik ve Büyük Bir Çelişki…
Geçtiğimiz günlerde mahallemizde bir cenaze dolayısıyla, cenaze evinin önünde Kur’an-ı Kerim tilaveti yapılıyordu.
Vefat eden kişi, mahallemizin emekli imamının kendi akrabasıydı.…
İnsanın böyle bir günde, kendi yakını hakkında birkaç kelam etmesi; onun güzel hasletlerini anlatması, hakkını teslim etmesi ve yakınlarına teselli olması beklenmez mi?
Ne var ki konuşması gereken sustu.

Vefanın Kitabı Kürsüde Değil, Vicdanda Yazılır.
Toplumları ayakta tutan bazı değerler vardır: Vefa, kadirşinaslık, edep, merhamet ve hakkaniyet… Bunlar kaybolduğunda yalnızca insanlar değil, gönüller de birbirinden uzaklaşır.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurur:
“Kıyamet günü ahdini tutmayan her vefasıza, vefasızlığının derecesine göre bir sancak dikilecek ve ‘Bu, falanın vefasızlığıdır.’ denilecektir.”
(Müslim)
Ne ağır bir ikaz…
İnsanın dünyada unuttuğu vefa, ahirette karşısına bir sancak olarak çıkabilir.

Mehmet Âkif Ersoy’un meşhur nüktesi de bugün üzerinde uzun uzun düşünmemiz gereken bir hakikati hatırlatıyor:

“Vefa Yokuşu mu? Şimdiki nesil o yokuşu çoktan düzledi.”
Âkif bunu söylerken belki de gelecekte vefanın bu kadar örseleneceğini, insanların kendilerine yapılan iyilikleri bu kadar kolay unutacağını düşünüyordu.

Bu kez cenaze yakınları, yıllardır kitapları, yazıları ve araştırmalarıyla meşgul olan bu kardeşinizden birkaç kelam etmesini ve merhumeyi rahmetle yâd ederek dua etmesini rica ettiler.

Biz de bunu bir makam meselesi olarak değil, bir vefa ve hizmet meselesi olarak gördük.

Çünkü Peygamber Efendimiz (s.a.v.):
“Ölülerinizin güzel yönlerini anın.”
(Ebû Dâvûd, Tirmizî)
buyuruyor.

Cenaze evinde insanlar bir şey arar: Teselli…
Bir güzel söz, bir hatıra, merhumun güzel yönlerini hatırlatan birkaç cümle, gönülden yükselen bir dua…

Bazen bir hocaefendinin birkaç dakikalık konuşması, acılı bir ailenin yüreğine merhem olur.
Fakat ne acıdır ki, tam da böyle bir anda, “Buraları ben organize ederim, burada sözü ben söylerim.” anlayışıyla karşılaşıldı.

İşte burada insan ister istemez soruyor:
Mesele gerçekten hizmet etmek mi, yoksa sözün ve kürsünün sahibi olmak mı?

Cenaze merasimleri, imamın şahsi alanı değildir.

Kürsüler kimsenin mülkü değildir.

Mikrofon kimsenin tapulu malı değildir.

Orada asıl söz sahibi, acısını paylaşmaya gelen insanların gönlüdür.

Hele ki bir insan, kendi yakınına karşı vefa görevini yerine getirmiyor; ardından onun adına birkaç güzel kelam etmek isteyen birine de engel oluyorsa, burada ciddi bir çelişki ortaya çıkmaz mı?

Kendi yakınına söyleyecek iki güzel sözü esirgeyip, başkasının söyleyeceği birkaç güzel söze neden tahammül edemez insan?

Asıl mesele tam da budur.
Hocalık, sadece namaz kıldırmak veya kürsüye çıkmak değildir.

Hocalık; gerektiğinde konuşmak, gerektiğinde susmak, gerektiğinde teselli etmek, gerektiğinde bir başkasına söz vermektir.
Ve en önemlisi, söylediğini hayatıyla gösterebilmektir.

Vatandaşın cenaze başında aradığı şey bir makam kavgası değildir.

İnsanlar orada bilgi, irşad, teselli ve dua bekler.

Dolayısıyla bir din görevlisinin vazifesi, “Bu işi ben yaparım.” diyerek alanını korumak değil; “Bu insanlara bugün ne verebilirim?” diye düşünmektir.

Çünkü mihrap bir makam değil, emanettir.

Kürsü bir mülk değil, hizmet yeridir.

Cübbe bir üstünlük vesilesi değil, sorumluluktur.

Ve hocalığın gerçek ölçüsü, kaç yıl görev yaptığınız değil; kaç gönle dokunduğunuzdur.

Emekli olmak insanı ilimden emekli etmez.
Fakat insan kendisini yenilemeyi bırakırsa, zamanla söyleyecek sözü azalır; gönüllere verecek tesellisi tükenir.

Beş kitap yazmış olmak elbette kimseyi üstün kılmaz. Fakat yıllarca okuyup araştıran bir insanın, acılı bir aileye birkaç kelam edip dua etmesinden rahatsız olmak da anlaşılır bir tavır değildir.

Ben o gün tartışmayı büyütmedim.

Çünkü mesele benim konuşmam değildi.

Mesele, bir cenaze evinde insanların gönlüne dokunabilecek güzel bir sözün neden çok görüldüğüydü.

Ve ben oradan ayrılırken bir kez daha düşündüm:

Makam insanı büyük yapmaz.
İlim tek başına insanı yüceltmez.
İnsanı büyüten; edep, tevazu, vefa ve hizmettir.

Bir hocanın gerçek makamı kürsüsü değil, insanların gönlüdür.

Gerçek itibarı cübbesi değil, ardından edilen duadır.

Gerçek hocalık ise başkasının sözünü kesmek değil, gerektiğinde “Buyurun, siz söyleyin.” diyebilmektir.

Çünkü herkes bir gün mihrabından, kürsüsünden ve görevinden ayrılacak.

Geriye sadece söyledikleri, yaptıkları ve insanların gönlünde bıraktıkları iz kalacak.

Bizim derdimiz kürsü değil, gönül.

Bizim meselemiz makam değil, mânâ.

MİHRABIN SAHİBİ OLMAK KOLAYDIR;
ASIL MESELE GÖNÜLLERİN HOCASI OLABİLMEKTİR.