Tercih etmek başka şeydir Özgür olmak başka

Abone Ol

Bizim evde yıllardır duran bir halı var.

Öyle çok özel, antika ya da pahalı bir halı değil. Zaman zaman modası geçmiş olduğunu düşündüğüm, artık eskisi kadar güzel görünmediğini söylediğim sıradan bir halı.

Yıllar içinde eve yeni eşyalar aldık. Daha modern görünenleri, daha güncel renkleri, daha yeni modelleri…

Ama o halı hep kaldı.

Bir gün yine anneme, “Bak, yenisini aldık. Daha güzel, daha modern. Artık bunu değiştirelim,” diye söylendim.

Annemin cevabı her zamanki gibi kısaydı;

“Ben onu seviyorum.”

Eskiden bu cevabı anlamıyordum.

Benim için mesele basitti. Yeni olan daha güzelse, eski olan neden kalsındı?

Sonra bir gün fark ettim!

Belki annem halıyı değil, halıyı seçme hakkını seviyordu.

Çünkü o halı, kendisine kimsenin “Bunu artık değiştirmelisin” demediği bir alandı.

Ve asıl mesele burada başladı.

Biz özgürlüğü çoğu zaman seçeneklerin çokluğu sanıyoruz.

Önümüzde on tane ayakkabı varsa özgürüz.

Yirmi çeşit kıyafet varsa özgürüz.

Yüzlerce film arasından seçim yapabiliyorsak özgürüz.

Market raflarında onlarca marka varsa özgürüz.

Bize sürekli aynı cümle söyleniyor;

“Seçim senin.”

Peki gerçekten öyle mi?

Bazen özgürlük, önümüzde kaç seçenek olduğu değil, sunulan seçeneklerin dışına çıkıp çıkamadığımızdır.

Çünkü modern tüketim düzeni bize seçenekleri çoğaltırken, seçeneklerin kendisini belirleme gücünü çoğu zaman elimizden alıyor.

“Hangisini istersin?”

Ama soru hiç şu olmuyor.

“Bunların hiçbirini istemiyor olabilir misin?”

İşte aradaki fark çok büyük.

Bize mavi mi, kırmızı mı istediğimiz soruluyor.

Ama belki biz renk seçmek istemiyoruz.

Bize eski model mi, yeni model mi istediğimiz soruluyor.

Ama belki biz eskimizi kullanmaya devam etmek istiyoruz.

Bize hangi telefonu alacağımız soruluyor.

Ama belki telefonumuzu değiştirmek istemiyoruz.

Bize hangi hayat tarzını istediğimiz soruluyor.

Ama belki bize sunulan hayat tarzlarının hiçbirini istemiyoruz.

Özgürlüğün en sessiz biçimi burada ortaya çıkıyor!

Seçeneklerden birini seçmemek.

Hatta daha ileri gidelim…

Bize sunulan seçeneklerin dışında bir seçenek yaratabilmek.

Annemin halısı bana bunu öğretti.

Çünkü ben ona sürekli daha güzel olanı gösteriyordum.

O ise bana çok daha temel bir şey söylüyordu.

“Senin güzel bulduğunu benim de güzel bulmam gerekmiyor.”

Bu cümle, tüketim kültürüne karşı kurulabilecek en sade felsefi cümlelerden biri olabilir.

Çünkü kapitalist düzen yalnızca ürün satmaz.

Bize zaman zaman “iyi hayatın” ne olduğunu da tarif eder.

Yeni olan iyidir.

Modern olan iyidir.

Daha büyük olan iyidir.

Daha hızlı olan iyidir.

Daha pahalı olan daha değerlidir.

Eskisini değiştirmek gelişmektir.

Elindekinin daha yenisini almak ilerlemektir.

Ve insan, bütün bunların arasında kendisini özgür zanneder.

Çünkü seçmektedir.

Oysa bazen seçtiğimiz şeyleri biz seçmemişizdir.

Bize önce neyi arzu etmemiz gerektiği öğretiliyor, sonra da o arzunun içinden seçim yapma özgürlüğü veriliyor.

İşte burada özgürlük ile tercih birbirinden ayrılıyor.

Tercih etmek başka şeydir.

Özgür olmak başka.

Bir rafta yüzlerce ürün arasından birini seçebilirim.

Ama o raftan bir şey seçmek zorunda olmadığımı düşünemiyorsam, özgürlüğüm hala sınırlıdır.

Çünkü seçeneklerin çoğalması, özgürlüğün çoğalması anlamına gelmeyebilir.

Bazen sadece seçim yapma zorunluluğunun çeşitlenmesi anlamına gelir.

Belki de çağımızın en büyük paradokslarından biri bu!

Hiç olmadığı kadar çok şeye sahibiz ama neyi istememiz gerektiği konusunda hiç olmadığı kadar fazla yönlendirmeye maruz kalıyoruz.

Ve insan bazen kendi arzusuyla kendisine öğretilmiş arzuyu birbirinden ayıramıyor.

“Bunu gerçekten istiyor muyum?”

Yoksa;

“Bunun daha iyi olduğuna inandırıldığım için mi istiyorum?”

Bu soruyu sormaya başladığımızda özgürlük biraz daha görünür oluyor.

Çünkü özgürlük yalnızca “Bunu seçiyorum” diyebilmek değildir.

Bazen;

“Hayır, bunu istemiyorum.”

diyebilmektir.

Hatta bazen;

“Bana sunulanların hiçbirini istemiyorum.”

diyebilmektir.

Annemin yıllardır değiştirmediği o halı belki de bu yüzden sandığımdan çok daha değerliymiş.

Çünkü ben onda eskiliği görüyordum.

Annem ise kendi kararını.

Ben onun artık değişmesi gerektiğini düşünüyordum.

O ise değişmemeyi seçiyordu.

Ve belki insanın özgürlüğü tam da burada başlıyor!

Başkalarının “daha iyi” dediği şey ile kendi “iyi” dediği şey birbirinden ayrıldığında.

Belki de bazen en özgür insan, önündeki yüzlerce seçenekten birini seçen değil;

kendisine seçenek olarak bile sunulmayan bir şeyi seçebilen insandır.

O halı hala evimizde.

Ben artık ona bakınca yalnızca eski bir halı görmüyorum.

Bir soruyu görüyorum!

“Seçiyor muyum, yoksa bana sunulanlar arasından mı seçiyorum?”

Ve belki de özgürlük, bu soruyu sormaya başladığımız yerde başlıyor.