Dolmuşta gidiyorum.
Herkesin birbirine değmeden ama mecburen yan yana durduğu o tanıdık sıkışıklık…
Bir yanda günün yorgunluğu, bir yanda herkesin kendi içine doğru çekildiği o sessizlik.
Yanımda çıtı pıtı bir kız.
Öyle dikkat çeken biri değil. Hatta çoğumuzun bakıp geçeceği türden.
Ama bir anlık hareketle bütün sahneyi değiştiriyor.
Önde oturan bir çocuğun fotoğrafını çekiyor, çaktırmadan.
Ardından telefonundan bir mesaj düşüyor.
Şimdi burada küçük bir itiraf 😊
Kızın telefonunda hayalet ekran yoktu…
E haliyle gözüm kaydı. Ayıp mı? Ayıp.
Ama dolmuşta mesajlaşmayı göze alan, bunun da göze alınacağını bilir 😂
Mesaj şu;
“Günlerdir bulamıyorduk… bak nerde.”
İşte tam orada bir şey yerine oturuyor.
Çünkü birkaç koltuk önümde oturan o “sıradan” çocuk,
birilerinin günlerdir aradığı biri.
Bizim için hiç kimse olan biri,
başkasının hikayesinde eksik kalan bir cümle aslında.
Burada durup düşünmek gerekiyor.
Gün içinde kaç insanın yanından geçiyoruz?
Kaç yüz görüyoruz? Kaçını gerçekten fark ediyoruz?
Belki de hiçbiri…
Ama o “hiçbiri” dediğimiz insanlar,
bir başkası için beklenen, merak edilen, özlenen kişiler.
Demek ki mesele sandığımız gibi görünür olmak değil.
Mesele, birinin dünyasında yer edebilmek.
Modern hayatın en büyük yanılgısı da burada başlıyor zaten.
Herkes görünür olmak için çabalıyor.
Daha çok paylaşmak, daha çok izlenmek, daha çok fark edilmek için…
Oysa hayat, çoğu zaman görünür olanlarda değil,
görülmeyenlerde saklı.
Yan koltukta oturan birinde mesela.
Belki de bu yüzden en çok, en yakını ıskalıyoruz.
Uzağı büyütürken, yakını küçültüyoruz.
Hep daha fazlasını ararken, elimizin altındakini değersizleştiriyoruz.
Sonra bir gün, bir dolmuşta,
bir başkasının aradığı kişinin aslında hep gözümüzün önünde olduğunu fark ediyoruz.
Ama iş işten geçmiş oluyor.
Kabuğa bakmaktan çekirdeği kaçıran bir hayatın içinde,
en büyük kaybımız…
yanımızdan geçenleri hiç görmemek oluyor.