Kahramanmaraş ve Şanlıurfa’da yaşanan o acı olayların ardından yine aynı sahne kuruldu. Sosyal medya doldu, taştı.
Kimi “sosyal medya canavar yaratıyor” dedi, kimi “aileler çocuklarına sahip çıkmıyor”…
Herkes bir yerinden tuttu meseleyi ama kimse ortasına dokunmadı.
Çünkü ortası zor.
Ortası, hepimizi ilgilendiriyor.
Evet, sosyal medya doğru kullanılmadığında bir canavar yaratıyor.
Evet, bazı aileler çocuklarına tablet verip “oyalansın” diye kenara çekiliyor.
Evet, öğretmenler bazen farkında olarak ya da olmayarak sınıfı bir vitrine dönüştürebiliyor.
Ama mesele tek bir başlık değil.
Mesele, bu üç alanın birbirini beslemesi.
Aile ilgilenmeyince, öğretmen sınıfı zaman zaman görünür kılmaya çalışınca, bizler de “en çok beğeniyi kim aldı” yarışına girince… ortaya çok tanıdık bir tablo çıkıyor. Çocuk artık öğrenmeye değil, görünmeye odaklanıyor. Çünkü ona öğretilen şey bu!
Görünürsen varsın. Alkış alırsan değerlisin. Paylaşılmazsan yoksun.
Eskiden bir sınıfın kapısı kapandığında içeride güvenli bir alan oluşurdu. Bugün o alan bazen dış dünyaya fazlasıyla açık. Evlerde de durum çok farklı değil. Aynı odada oturup birbirine bakmayan, ama ekranlara bakan insanlar…
Yani sorun tek bir yerde değil, hayatın tamamına yayılmış bir alışkanlık.
Üstelik bu görünürlüğün nasıl olduğu da artık çok önemli değil.
İyiyle, kötüyle, doğruyla, yanlışla… fark etmiyor. Yeter ki konuşulsun, yeter ki dikkat çeksin. Çünkü çocuk şunu öğreniyor;
Nasıl anıldığın değil, anılıyor olman önemli.
Hal böyle olunca çocuk da kendi yolunu seçmiyor aslında, bize bakıp aynı oyunu oynuyor. Daha çok dikkat çekmeye, daha çok fark edilmeye, daha çok “orada” olmaya çalışıyor.
Ama kimse şunu sormuyor?
Bu kadar görünür olmaya çalışan bir çocuk, iç dünyasında ne kadar görülüyor?
Ve işin en ironik tarafı şu;
Biz hala tepkimizi sosyal medyada gösteriyoruz.
“Çocuklar korunmalı” diyoruz, altına story atıyoruz.
“Değerler kayboldu” diyoruz, beğeni sayısını kontrol ediyoruz.
“Mahremiyet önemli” diyoruz, hayatımızın en özel anlarını herkese açıyoruz.
Yani mesele sadece sosyal medya değil.
Mesele, bizim yaşama biçimimiz.
Çözüm mü?
Çözüm aslında büyük cümlelerde değil.
Aileler çocuklarıyla daha fazla vakit geçirmeli, ama gerçekten. Aynı odada olup herkesin elinde telefon olduğu bir “birliktelik” değil bu.
Öğretmenler sınıfın mahremiyetini korumalı, ama bu bir suçlama değil, bu bir hatırlatma. Çünkü o sınıf sadece ders anlatılan yer değil, bir karakter inşa alanı.
Ve biz…
Evet, bizler de hayatlarımızı sürekli paylaşmaktan vazgeçmeliyiz. Her anın tanığı olmak zorunda değil dünya. Bazı şeyler sadece yaşanmalı, kaydedilmemeli.
Çünkü her şeyi görünür kıldığımız bir dünyada,
en çok kaybettiğimiz şey insanın kendisi oluyor.
Ve belki de artık şunu sormanın zamanı geldi…
Biz gerçekten çocukları mı korumaya çalışıyoruz,
yoksa hep birlikte bu düzeni mi devralıyoruz?