Sabahın o tanıdık dinginliği…

Kahve henüz ilk yudumda, zihin hala uykunun kıyısında. Yanımda Yeşim, arkada bir şarkı dönüp duruyor…

‘Meğer’ Candan Erçetin’in sesi, insanın içini yoklayan o tanıdık tını.

Ne tuhaf değil mi?

Kimi insanlar duygusunu bir şarkıya bırakıyor. Kelimelerin sırtına yükleyip hafifliyor. Bir dizeyle anlatıyor içindeki yangını, bir nakaratla sarıyor yarasını.

Sessizce…

Kimseyi incitmeden, kimseyi kırmadan.

Kimi ise aynı duyguyu taşıyor ama başka türlü boşaltıyor içini.

Öfkeyle, kırarak, dökerek, bağırarak… Sanki içindeki fırtına başkalarını da içine çekmek zorundaymış gibi.

Oysa his aynı. Acı aynı. Eksiklik aynı.

Fark, onu nasıl taşıdığında.

Belki de insan dediğin biraz da buradan ayrılıyor. İçindekini nasıl dışarı verdiğinden. Birinin sesi şarkıya dönüşürken, diğerinin sesi gürültüye karışıyor.

Biri kendiyle konuşurken iyileşiyor, diğeri başkalarına çarparak rahatladığını sanıyor.

Ve işte tam burada okuduğum bir cümle geliyor aklıma.

Kapıyı açan da kilitleyen de aynı anahtar.

İnsan…

Kendi içinin anahtarı.

İstersen kendine açılırsın, yüzleşirsin, anlar ve anlatırsın.

İstersen kilitlersin, bastırırsın, sonra bir gün hiç beklenmedik bir anda taşarsın.

Belki de mesele şu;

Hissetmek değil, hissettiğinle ne yaptığın.

Çünkü kimse acıdan muaf değil.

Herkes acıyı aynı şekilde büyütmek zorunda da değil.

O sabah kahve bitti, şarkı sustu.

Ama o cümle içimde döndü durdu…

Bazı insanlar şarkı söyler, bazıları kırar.

Ve insan, en çok hangi yolu seçtiğinde kendine benzer…