Beş dakika...
Saatin akrebiyle yelkovanı için önemsiz, takvimin yaprakları için değersiz, tarihin büyük anlatısı için neredeyse yok hükmünde bir aralık. Ama insan için?
Bir ömür kadar uzun.
Zamanın göreceli olduğunu bilimsel bir cesaretle dile getiren Albert Einstein, bunu denklemlerle anlattı. Fakat bizler zamanın göreliliğini formüllerden önce kalbimizde deneyimleriz. Sevdiğimiz birinin yoğun bakım kapısında beklerken beş dakika sonsuzluğa uzar. Çocukken bayram sabahını beklerken saat ilerlemez. Mutluluğun ortasında ise saatler bir nefes gibi geçer.
Demek ki zaman, mekanik bir ölçüden çok, ruhun ritmidir.
Henri Bergson’un söylediği gibi ölçülen zamanla yaşanan zaman aynı şey değildir.
Saatteki beş dakika sabittir fakat yürekteki beş dakika esnektir. Acı onu genişletir, umut ona derinlik verir, özlem ise ağırlaştırır.
İşte bu yüzden Ramazan’ı bekleyiş de zamanın en güçlü tecrübelerinden biridir.
Ramazan gelmeden önceki o son günleri düşünün. Takvimde birkaç yaprak kalmıştır ama insanın içinde ay çoktan doğmuştur. Sahur hayalleri, ilk iftar sofrasının telaşı, mahyaların ışığı, teravihin kalabalığı… Daha başlamamış bir ay, kalpte çoktan yaşanmaya başlanır. Bekleyiş, zamanı genişletir. O birkaç gün sanki haftalara yayılır. Çünkü beklenen şey yalnızca bir ay değil, bir arınma, bir sükunet, bir yeniden başlama ihtimalidir.
Bir çocuk için ilk orucunu tutacağı günün arifesi…
Beş dakika geçmez. Bir yetişkin için uzun zamandır tutamadığı oruçlara kavuşma arzusu…
Zaman ağırlaşır. Ramazan’ın gelişi, takvimsel bir olaydan çok varoluşsal bir eşiğe dönüşür.
Beklerken insan içini yoklar. Eksiklerini fark eder. Niyetini tazeler. Zaman burada kronolojik değil, ahlaki bir derinlik kazanır.
Martin Heidegger insanı “zamana bırakılmış” bir varlık olarak tanımlar. Fakat Ramazan’ı beklerken insan, zamanın pasif bir yolcusu olmaktan çıkar ona anlam yükleyen özneye dönüşür.
Günler aynı hızla akmaktadır ama bilinç değişmiştir. İşte görelilik tam da burada başlar.
Beş dakika içinde bir insan tövbe edebilir. Beş dakika içinde bir kalp yumuşayabilir. İftar vaktine son beş dakika kala yaşanan o yoğunluk… Saat değişmemiştir, ama kalbin atışı hızlanmıştır. Saniyeler uzar. Çünkü beklenen şey sadece suya kavuşmak değil, sabrın tamamlanmasıdır.
Ömür dediğimiz şey belki de uzun yılların toplamı değil böyle yoğun anların birikimidir. Ramazan’ı beklerken geçen o birkaç saat, insanın iç dünyasında bazen yıllara bedeldir. Çünkü zamanın hakikati sürede değil, derinliktedir.
Belki de hayatın sırrı zamanı çoğaltmakta değil, kutsallaştırmaktadır. Beş dakikayı bilinçle yaşarsanız genişler, bir ayı niyetle karşılarsanız dönüşür, bir ömrü anlamla doldurursanız ebedileşir.
Zaman görecelidir, evet. Ama ondan daha göreceli olan, bizim ona hangi niyetle baktığımızdır.
Ve belki de insanın gerçek ömrü, kaç Ramazan gördüğü değil kaçını gerçekten beklediği ve yaşadığıdır..