Olgularla algıların her zaman örtüşmediği bir çağdayız. Üstelik bu artık istisna değil, kural haline gelmiş durumda. Görünenin gerçeğin önüne geçtiği, tekrar edilenin doğru kabul edildiği, parlatılanın değerli sayıldığı bir dönemin içindeyiz. İmaj çağında yaşıyoruz ve bu çağda çoğu zaman söz değil, görüntü hüküm sürüyor.

İnsanlık tarih boyunca hakikati aradı fakat bugün sanki hakikatin kendisi ikinci plana itiliyor. Önemli olan bir şeyin doğru olması değil, doğru gibi görünmesi.

Görseller, kısa videolar, sloganlaştırılmış cümleler…

Derinliği olmayan ama etkisi yüksek içerikler, düşüncenin yerini işgal etmiş durumda. Bir konuyu anlamak yerine, ona dair hızlı bir kanaat edinmekle yetiniyoruz.

Bu durumun en tehlikeli tarafı, tekrarın gücü.

Bir bilgi –ister doğru ister yanlış olsun– sürekli dolaşıma sokulduğunda, zamanla zihinlerde yer ediyor. İnsan zihni aşinalığı doğrulukla karıştırabiliyor. Kırk kere duyulan bir iddia, sorgulanmadan kabul edilebiliyor. Böylece hakikat, yerini algıya bırakıyor.

Algı yönetimi artık yalnızca siyaset ya da medya meselesi değil!

Gündelik hayatın sıradan bir parçası. Sosyal medyada paylaşılan bir görüntü, bağlamından koparılan bir cümle, eksik aktarılan bir veri…

Bunların her biri, gerçeğin farklı bir yüzünü değil, çoğu zaman çarpıtılmış bir gölgesini sunuyor. Fakat hızlı tüketim çağında gölgeyle yetinmeyi öğrenmiş gibiyiz.

Sözün değeri de burada zedeleniyor. Düşünülmüş, tartılmış, sorumluluk taşıyan söz yerini çarpıcı ama yüzeysel ifadelere bırakıyor. Oysa söz, insanı inşa eden en güçlü araçlardan biridir. Söz düşünceyi taşır, düşünce karakteri şekillendirir. Söz hafiflediğinde, düşünce de hafifliyor düşünce hafiflediğinde toplum da sığlaşıyor.

“Post-truth” diye adlandırılan bu dönemde, duygular çoğu zaman olguların önüne geçiyor. İnsanlar bir bilginin doğruluğunu değil, kendi kanaatlerine uygun olup olmadığını önemsiyor. Hoşumuza giden doğru, gitmeyen yanlış kabul ediliyor. Böylece hakikat, ortak zemin olmaktan çıkıyor herkesin kendi penceresinden gördüğü parçalı bir görüntüye dönüşüyor.

Peki bu gidişat karşısında ne yapabiliriz?

Belki de ilk adım, yavaşlamak. Her gördüğümüze inanmamak, her duyduğumuzu paylaşmamak. Bir iddiayı teyit etmek için birkaç dakika ayırmak. Farklı görüşleri okumak. Algının hızına kapılmadan, olgunun peşine düşmek. Çünkü hakikat çoğu zaman sessizdir bağırmaz, parlamaz, kendini dayatmaz.

Onu aramak gerekir…

Bugün en büyük ihtiyaçlarımızdan biri eleştirel düşünce. Soru sormaktan çekinmeyen, kolay cevaplara razı olmayan bir bilinç. Aksi halde algının rüzgarı önünde savrulan yapraklara dönüşmemiz kaçınılmaz.

Hakikatle bağımız zayıfladıkça, toplumsal güven de zayıflıyor. Güvenin olmadığı yerde ise sağlıklı bir iletişimden, adil bir düzenden söz etmek zor.

Bu yüzden mesele yalnızca bilgi meselesi değil aynı zamanda ahlak meselesi.

Doğruyu aramak, onu savunmak ve ona sadık kalmak bir sorumluluk.

Belki de yeniden söze, düşünceye ve hakikate itibar kazandırmanın zamanı gelmiştir. Çünkü algı geçicidir, hakikat ise eninde sonunda yerini bulur. Önemli olan, o yer bulunana kadar onu terk etmemektir.