Geçtiğimiz gün fikirlerini çok sevdiğim biriyle yine uzun bir sohbete daldık. Konu dönüp dolaşıp yazmaya geldi.
“Neden yazmıyorsun?” diye sordum.
Çünkü bazı insanlar konuşurken bile satır araları bırakır cümleleri düşündürür, zihinde yankı yapar. O da o insanlardan biri.
Ama yüzünde hafif bir tereddütle, “O kadar iyi yazanlar var ki… Hatta keşfedilmemiş ne yazarlar var. Yazmak benim için doğru değil gibi geliyor,” dedi.
Oysa bir zamanlar bana cesaret verirken Oğuz Atay’ın şu sözünü hatırlatmıştı: “Kötü bir resim asarım diye hiç resim asmadım.”
Düşünüyorum da, insan başkasına verdiği cesareti kendine vermekte neden bu kadar zorlanır?
Yazmak tuhaf bir cesaret biçimi. Konuşurken daha rahatız. Bir masada, çay eşliğinde fikirlerimizi ortaya koyarken “Acaba yeterince iyi mi?” diye susmayız. Yanlış bir kelime seçersek düzeltiriz, düşüncemiz eksik kalırsa tamamlarız. Kimse mükemmel bir cümle beklemez bizden. Ama yazı söz konusu olunca içimizde görünmez bir ölçüt, bir jüri belirir. Sanki her kelime kalıcı bir hüküm gibi.
Belki de yazmayı zorlaştıran şey tam olarak bu…
Kalıcılık korkusu.
Oysa yazı da tıpkı söz gibi insana ait...
Eksik, değişken, gelişen.
Bugün yazdığımız yarınki bizi temsil etmeyebilir. Ama bu, yazmamak için bir gerekçe değil. Aksine, yazmak değiştiğimizi görmenin en berrak yolu.
“Benden daha iyileri var” düşüncesi ise sessizliğin en kibar bahanesi.
Elbette var. Her alanda var.
Ama yazmak bir sıralama cetveli değil ki. Kimse kimsenin yerine yazmıyor. Aynı konu hakkında bin kişi yazsa bile her metin başka bir yürekten geçiyor. Çünkü herkesin acısı, sevinci, kırgınlığı, umudu başka.
Özgünlük, kimsenin söylemediğini söylemek değil, senin içinden geçtiği gibi söylemek.
Belki yazı, birilerine kendini beğendirme çabası değildir zaten. Yazmak, bir masada dostlarına anlattığın düşünceyi, biraz daha sessiz bir ortama taşımaktır. Alkış beklemeden, onay aramadan, sadece içinden geldiği için cümle kurmaktır. Bir fikirle baş başa kalabilmek.
Bence asıl kayıp, kötü bir yazı yazmak değil, hiç yazmamaktır.
Çünkü yazılmamış her cümle, sahibini biraz eksiltir. İçimizde dolaşan düşünceler, ifade edilmedikçe ağırlık yapar. Yazı o ağırlığı hafifletir. Kendine alan açar.
O gün ona şunu söylemek istedim ama belki tam ifade edemedim…
Yazmak bir iddia değil, bir ihtiyaçtır. İddia başkalarına yöneliktir, ihtiyaç insana. Ve insan ihtiyaç duyduğu şeyi erteledikçe kendinden uzaklaşır.
Belki de mesele “yazmaya değer mi?” sorusu değil.
Mesele şu;
İçimden geçenleri susturmaya değer mi?
Ve eğer bu satırlar bir şekilde ona ulaştıysa, umarım içinde bekleyen o ilk cümle için bir başlangıç olur. Umalım ki bu yazı, tereddüdün değil cesaretin startı olsun. Çünkü bazen insanın ihtiyacı olan tek şey, zaten bildiği bir sözü bu kez kendisi için duymasıdır.