Ben çocukluğumdan beri buz kırmaya hastayım.

Öyle böyle değil.

Gördüm mü dayanamam.

Ayağım kendi kendine gider, kalbim hızlanır, beynim susar.

Buz kırmak benim için terapi.

Çatladıkça rahatlıyorum.

Bazıları nefes egzersizi yapar, ben topukla vururum.

Bu sabah da öyleydi.

Yolda kimse yok.

Cennet.

Hoplaya zıplaya, deli gibi, büyük bir ciddiyetle buz kırıyorum.

Bir çocuk ne kadar ciddiyse o kadar.

Ama aynı anda sağa sola bakıyorum.

Çünkü kabul edelim;

33 yaşında bir kadının sabahın köründe yolda hoplayıp zıplayarak buz kırması

toplum tarafından “neşeli” olarak değil,

“bir şeyler ters” olarak algılanıyor.

Tam ritmi yakalamışım.

En güzel buz parçasını gözüme kestirmişim.

Kalın, inatçı, çatlayınca efsane ses çıkaracak türden.

Ve…

Yanıma bir teyze geldi.

Konuşmaya başladı.

Ben yarım ağız cevap veriyorum.

“Hı hı… öyle mi… valla…”

Aklım buzda.

Gitmesini istiyorum.

Gitsin ki ben oyunuma döneyim.

33 yaşında koca bir çocuk gibi eğleneyim.

Ama teyze gitmiyor.

Ben “hı hı” dedikçe o devam ediyor.

Bu sırada…

En güzel buzlar kaçıyor.

İçim gidiyor.

Neyse.

Fırının önüne geldik.

“Oh” dedim içimden.

“Gidiyor.”

Ama içimde bir sinir birikmiş.

Beni oyunumdan alıkoydu ya…

O sinirle, tam içeri girecekken patladım;

“Teyze, senin çocuğun yok mu?

Sabahın bu saatinde seni niye fırına yolladılar?”

Bana baktı.

Uzun uzun baktı.

“Var” dedi.

Ve içeri girdi.

Ben kaldım.

O an ne yaptığımı fark ettim.

Neden öyle söylediğimi de bilmiyorum.

Sırf kendi zevkim için,

sırf oyunum bölündü diye

birinin kalbini gereksiz yere kırdım.

Yola devam ettim.

Yere baktım.

Bütün güzel buzlar…

birileri tarafından kırılmıştı.

İşte o an jeton düştü.

Ben buz kırmayı severim ama

o sabah

buz kıracağım diye, bir kalp kırmıştım.

Ve karşılığında

en sevdiğim şeyden mahrum kalmıştım.

Demem o ki;

Hayatta bazen oyuna dalıp insanları kırıyoruz.

Sonra dönüp baktığımızda

oyun bitmiş oluyor.

Kırdığın yerden kırılıyorsun.