Georg Simmel, sosyolojiyi büyük yapılarla değil, küçük anlarla okuyan bir düşünürdü. Devletleri, sınıfları ya da kurumları merkeze koymadan önce, iki insanın karşılaşmasını, bir bakışı, bir selamı, hatta aynı kaldırımda yan yana yürümenin yarattığı görünmez titreşimi ciddiye alırdı. 1858 doğumlu Alman filozof ve sosyolog Simmel’e göre toplum, üstümüzde yükselen soyut bir yapı değil, tam aksine, her gün kurduğumuz ve farkında olmadan yeniden ürettiğimiz etkileşimlerin toplamıydı.

Simmel’in en temel tespitlerinden biri şuydu;

Toplum bir şey değildir, bir süreçtir.

İnsanlar arasındaki etkileşim durduğu anda toplum da donar. Bu yüzden o, sosyolojinin konusunu “toplum” olarak değil, toplumlaşma olarak tanımlıyor.

Yani insanın insanla kurduğu her temas, ister dostluk olsun ister çatışma, ister mesafe ister yakınlık, toplumun kendisini var eder.

Tam da bu noktada benim aklıma hep şu metafor geliyor.

Kelebek etkisi.

Kelebek kanat çırpınca elbette doğrudan bir fırtına kopmaz. Ama hava akışını değiştirir. Akış değişince ihtimaller değişir. İhtimaller değişince sonuçlar. Toplum da böyledir. Bir selam, bir temas, yarım kalmamış bir sohbet…

Kimsenin “önemli” saymadığı bu küçük anlar, toplumsal akışın yönünü fark edilmeden değiştirir.

Simmel’in “yabancı” kavramı vardır mesela. Yabancı, dışarıdan gelen ama tamamen dışarıda olmayan kişidir. Yakındır ama mesafelidir. Toplumun tam içinde durur fakat ona bütünüyle ait değildir. Günümüz şehir insanı da biraz böyledir. Aynı apartmanda yaşarız ama birbirimizi tanımayız. Aynı masada otururuz ama birbirimize dokunmayız.

Simmel’e göre modern insanın trajedisi, fiziksel yakınlığın duygusal uzaklığa dönüşmesidir.

Ben bu uzaklığı kırmaya çalışıyorum.

Bilinçli olarak.

Elimden geldiğince etkileşimleri bitirmemeye çalışıyorum. Tanıdığım insanlara dokunmak istiyorum, mecazi anlamda. Varlıklarını hissetmek, hissettirmek. Bir insanın gözünün içine bakarak konuşmak, adını hatırlamak, halini sormak… Bunlar büyük devrimler değil ama küçük yön değişiklikleri.

Kimi bu davranışlarıma deli gözüyle bakıyor. Kimi “çok saf” diyor. Kimi “fazla naif, bu devirde olmaz” diye uyarıyor.

Belki haklılar. Ama Simmel olsaydı muhtemelen gülümserdi.

Çünkü o, modern insanın ironisini çok iyi bilirdi…

Her şeyi hesaplayan, ölçen, akılcılaştıran insan en çok da insani temasın irrasyonel gücünden korkar.

Paranın felsefesini yazan bir düşünür olarak Simmel, modern dünyada her şeyin ölçülebilir hale geldiğini, ama değerin tam da ölçülemediği yerde saklı olduğunu söyler.

Benim kelebek kanadım da burada devreye giriyor.

Birine temas ettiğimde dünyayı kurtarmıyorum. Toplumu yeniden inşa etmiyorum. Ama akışı biraz değiştiriyorum. Belki o insan, gün içinde başka birine daha yumuşak davranıyor. Belki bir sertlik zinciri orada kırılıyor. Belki hiçbir şey olmuyor. Ama ihtimal doğuyor.

Ve ihtimal, toplumun gizli motorudur.

Simmel’e göre çatışma bile bir bağ kurma biçimidir. Tam kopuştan daha anlamlıdır. Ben de bu yüzden susarak uzaklaşmak yerine temas ederek kalmayı seçiyorum.

Çünkü temas, risklidir. Yanlış anlaşılabilirsiniz. Saf sanılabilirsiniz. Hatta incinebilirsiniz. Ama temas yoksa toplum da yoktur, sadece yan yana duran yalnızlıklar vardır.

Belki kelebek kanadım çok küçük.

Belki kimse yön değiştiren havayı fark etmeyecek.

Ama ben şuna inanıyorum…

Toplum dediğimiz şey, tam da bu fark edilmeyen anlardan oluşuyor.

Simmel’in dediği gibi, toplum yukarıdan inşa edilmez, aşağıdan, temasla kurulur.

Bir selamla, yarım bırakılmamış bir sohbetle, aceleye getirilmemiş bir bakışla. Ben de bu yüzden vazgeçmiyorum.

Çünkü vazgeçmek, modern hayatın en kolay refleksi.

Görmezden gelmek, susmak, kopmak…

Hepsi çok pratik. Ama çok da öldürücü.

Ben akışı kontrol edemem farkındayım.

Fırtına çıkaramam.

Ama kanadımı kıpırdatabilirim.

Ve belki de asıl sorumluluk budur…

Büyük sonuçlar beklemeden, küçük etkileşimlerin ahlakını savunmak.

Toplum bazen bir teoriden değil, bir temas ihtimalinden ibarettir.

Ben o ihtimali açık tutuyorum.