Birkaç arkadaşımla birlikte kendimize ait bir dünya kurduk. Gerçek dünyanın biraz dışında, kendi kurallarımızı kendimizin belirlediği, kelimelere yeni anlamlar yüklediğimiz, bazen başka insanlar olmayı denediğimiz bir dünya…

Mesela sandalye bizim için yalnızca sandalye değil. Birinin ismi olabiliyor, bir karaktere dönüşebiliyor, başlı başına bir hikaye anlatabiliyor. Bir kelimeyi alıp sözlükteki anlamından çıkarıyor, ona başka bir hayat veriyoruz. Dışarıdan duyanın hiçbir şey anlamadığı bir konuşmanın içinde saatlerce kalabiliyoruz. Üstelik yalnızca saçmalamıyoruz, bazen hayatın en ciddi meselelerini de bu saçmalıkların arasından konuşuyoruz.

Birlikte kurduğumuz dilin sözlüğü yok. Bazı kelimelerin ne anlama geldiğini yalnızca biz biliyoruz. Çünkü o anlamları bir yerde okumadık, birilerinden öğrenmedik. Birlikte yaşadık, birlikte ürettik. Bir kelimeye bir anı, bir şakaya koca bir geçmiş, bir bakışa uzun bir cümle sığdırdık.

Sonra başka bir şehre gidiyoruz. Bir süreliğine kim olduğumuzu unutup başka biri olmayı deniyoruz. Başka biri olsak nasıl yaşardık, nasıl konuşurduk, dünyaya nereden bakardık? Bizi kimsenin tanımadığı sokaklarda kendimizin başka ihtimallerini keşfediyoruz. Sanki hayat tek bir kişilikten ibaret değilmiş, içimizde yaşanmamış başka hayatlar da varmış gibi…

Bazen kendimize bir renk seçiyoruz. O gün o rengin peşine düşüyoruz. Bir duvarda, bir tabelada, bir çiçekte karşımıza çıkmasını bekliyoruz. Şehrin içinde küçük bir oyun başlıyor. Başkalarının fark etmeden geçtiği şeyler bizim için birer keşfe dönüşüyor.

Kimsenin bilmediği yerler buluyoruz. Bir köşeye oturup saatlerce kalabiliyoruz. Birbirimize anlatacaklarımız bitse bile çevremizdeki dünyaya bakmaya devam ediyoruz. Değişik bir bitki görüyoruz, ne olduğunu merak ediyoruz. Bir böceğin hareketlerini izliyoruz. Bir başkasının önemsiz bulacağı şeyler, bizim günümüzün en güzel meselesi olabiliyor.

Düşünüyorum da, belki de hayatı yaşamakla hayatın içinden geçip gitmek arasındaki fark burada başlıyor. Aynı sokaktan binlerce insan geçiyor ama herkes aynı şeyi görmüyor. Kimisi gideceği yere yetişmeye çalışıyor, kimisi bir vitrine bakıyor, kimisi de bir duvarın dibinde kendiliğinden büyüyen bitkinin nasıl olup da oraya tutunduğunu merak ediyor.

Biz bazen o üçüncü gruptayız.

Her şeyin bir işe yaraması, bir sonuca ulaşması, bize bir şey kazandırması gerekmiyormuş gibi davranıyoruz. Bir bitkiyi incelemek için uzman olmamız, bir böceği izlemek için bilimsel bir amacımızın bulunması gerekmiyor. Merak ediyoruz, o kadar. Merakımızın bizi nereye götüreceğini bilmeden peşinden gidiyoruz.

Belki de büyürken kaybettiğimiz şeylerden biri bu…

Amaçsızca merak edebilmek. Çocukken bir taşın biçimine şaşırabilir, bir karıncanın peşinden dakikalarca yürüyebilirdik. Büyüdükçe zamanımızı verimli kullanmayı öğrendik ama bazen zamanın içinde kaybolmayı unuttuk.

Biz galiba biraz da bunu geri almaya çalışıyoruz.

Elbette sürekli orada yaşamıyoruz. Hepimizin kendi hayatı, sorumlulukları, yetişmesi gereken yerleri var. Günün sonunda gerçek dünyaya dönüyoruz. İşlerimizi yapıyor, hayatın bizden beklediklerini karşılıyor, gündelik telaşların içinde yolumuzu bulmaya çalışıyoruz. Ama arada bir, birlikte kurduğumuz o dünyaya uğruyoruz.

Bunu bir kaçış olarak görenler olabilir. Belki de öyledir. Ama her kaçışın korkudan kaynaklandığını düşünmüyorum. Bazen insan hayatın kendisinden değil, hayatın içinde sürekli olmak zorunda kaldığı kişiden uzaklaşmak ister. Biraz nefes almak, biraz gülmek, biraz da başka türlü yaşayabilmenin mümkün olduğunu hatırlamak için…

Üstelik orada kendimizi sürekli anlatmak zorunda kalmıyoruz. Bir kelime yetiyor bazen. Bir bakış, bir şaka, daha önce defalarca konuştuğumuz bir meseleye yapılan küçük bir gönderme… Başka kimsenin anlamadığı bir şeyin içinde birbirimizi buluyoruz.

Galiba dostluğun güzel taraflarından biri de bu!

Yalnızca ortak anılar biriktirmiyoruz, ortak anlamlar da yaratıyoruz. Dünyada zaten var olan şeylerle yetinmiyor, onlara kendimizden bir şeyler ekliyoruz.

Bir kelimeyi değiştiriyoruz, bir renge takılıyoruz, bir sokağı kendimize ait kılıyoruz. Sonra bunların hepsi zamanla bize ait bir coğrafyaya dönüşüyor. Haritada karşılığı olmayan, adresi tarif edilemeyen ama hepimizin yolunu bildiği bir coğrafya…

Belki de insanın kendine ait bir dünya kurması için bambaşka bir yerde yaşaması gerekmiyor. Bazen aynı dünyaya başka türlü bakmayı bilen birkaç insan bulması yetiyor.

Çünkü herkes aynı şehirde yaşayabilir ama herkes aynı dünyayı yaşamaz.

Biz de birkaç arkadaşımla birlikte, aynı dünyanın içinde kendimize başka bir dünya açtık. Bazen orada saçmalıyor, bazen düşünüyor, bazen yalnızca etrafımızı izliyoruz. Ne yaptığımızı başkalarına açıklamak gibi bir derdimiz de yok.

Zaten bazı şeylerin güzelliği, herkes tarafından anlaşılmak zorunda olmamasında değil mi?

Belki de hayat dediğimiz şey, bize verilmiş dünyayla yetinmeyip birlikte yenilerini kurabilme cesaretidir.