“Cihanı ara, cihan içindedir arayı bilmezler.
O mahiler ki derya içredir deryayı bilmezler.”
Hayali Bey’in bu dizelerini okurken aklıma bir soru takılıyor.
İnsan, içinde yaşadığı şeyin farkında olmayabilir mi gerçekten?
Üstelik yalnızca denizin içinde yaşayan bir balık gibi değil; sevdiği insanların, alışkanlıklarının, korkularının, hatta kendi hayatının içinde yaşarken bile...
Size de oluyor mu bilmiyorum ama bazen bir şeyi çok istediğimiz için, ona sahip olmadığımızı düşünmeye öyle kaptırıyoruz ki kendimizi, aslında neyin eksikliğini hissettiğimizi bile unutuyoruz.
İnsan bazen kaybettiği şeyin ne olduğunu bile tam olarak bilmiyor.
Peki, ya hiç kaybetmeden de fark edebilseydik?
Bir dostumuzun kıymetini, onunla son kez konuştuğumuzu bilmeden de anlayabilseydik. Bir şehrin sokaklarından geçerken, bir gün o sokaklara yalnızca hatıralarımızla dönebileceğimizi düşünmeden de etrafımıza bakabilseydik. Hayatımızdaki insanların varlığını, bir gün yok olabilecekleri ihtimaline borçlu kalmadan hissedebilseydik.
Belki de insanın en büyük çelişkilerinden biri bu!
Bir şeyin değerini anlamak için onun elimizden alınmasını bekliyoruz. Sanki varlık, kıymeti kanıtlanmamış bir durum, yokluksa bütün delillerin birden ortaya çıktığı bir mahkeme.
Ama neden?
Neden güzel bir günün güzel olduğunu anlamak için bitmesini, bir ilişkinin değerini anlamak için bozulmasını, bir dönemin kıymetini anlamak için geride kalmasını bekliyoruz? İçinde bulunduğumuz anın içinden geçerken, bir gün o ana dönmek isteyecek insanın da biz olacağımızı neden unutuyoruz?
Belki de alışmakla ilgili bir mesele bu. İnsan, sürekli karşılaştığı şeylerin üzerindeki anlamı zamanla siliyor. İlk kez gördüğünde hayran kaldığı bir manzara, her gün önünden geçtiğinde yalnızca bir görüntüye dönüşüyor. Bir zamanlar heyecanla beklediği bir telefon, zamanla sıradan bir sese dönüşüyor. Oysa değişen her zaman şeylerin kendisi değil, onlara bakma biçimimiz.
İşte tam burada, o dizelerdeki balığı düşünüyorum.
Denizin içinde yaşıyor ama denizin ne olduğunu bilmiyor. Çünkü onun için deniz, sorgulanacak bir şey değil, hayatın kendisi. Belki de insan da içinde bulunduğu dünyayı ancak onun dışına çıkabileceğini düşündüğünde sorgulamaya başlıyor. Alıştığı düzenin dışına çıkmadan, sahip olduğu şeylerin sınırlarını görmeden, kendi gerçekliğini tek gerçeklik sanarak yaşıyor.
Biraz daha ileri gidelim mi?
Belki yalnızca sahip olduklarımızı değil, düşüncelerimizi de sorgulamıyoruz. Bir insana kızıyoruz, onun kötü biri olduğuna karar veriyoruz. Bir olay yaşıyoruz, hayatın bize haksızlık ettiğini düşünüyoruz. Bir kapı kapanıyor, bütün yolların tükendiğine inanıyoruz. Sonra yıllar geçiyor, başka insanlarla tanışıyor, başka hayatların içinden geçiyoruz. Bir zamanlar kesin sandığımız yargıların ne kadar eksik olduğunu fark ediyoruz.
Meğer dünya, bizim gördüğümüz kadarmış gibi davranmışız.
Oysa gördüğümüz, dünyanın kendisi değil, ona açılan penceremiz. Ve her pencere, manzaranın bir kısmını gösterirken başka bir kısmını da dışında bırakıyor.
Gazetecilikte insanın öğrendiği en önemli şeylerden biri de bu sanırım. Bir olayın görünen yüzüyle yetinmemek, anlatılanın arkasında ne olduğunu merak etmek, herkesin aynı hikayeyi başka bir yerinden tuttuğunu fark etmek... Çünkü bazen bir insanın yanlış dediğimiz davranışının ardında bilmediğimiz bir hikaye, sıradan sandığımız bir hayatın içinde kimsenin duymadığı bir mücadele var.
Bu yüzden insanları anlamak, onları hemen bir yere yerleştirmekten daha zor ama daha kıymetli. Birini tanıdığımızı düşünmekle onu gerçekten tanımak arasında koca bir mesafe var. Hatta bazen kendimizi tanıdığımızı sanırken bile kendi içimizdeki bazı odaların kapısını hiç açmamış oluyoruz.
Size bir şey sorayım
Hiç, yıllarca peşinden koştuğunuz bir şeye kavuştuğunuzda, aslında aradığınızın o şey olmadığını fark ettiniz mi?
Ben bu sorunun yalnızca büyük hayallerle ilgili olduğunu düşünmüyorum. Bazen bir unvanın, bazen bir ilişkinin, bazen de başkalarının gözündeki yerimizin peşinden koşuyoruz. Kendimize ait sandığımız arzuların kaç tanesinin gerçekten bize ait olduğunu hiç düşünmeden...
Belki de istediğimiz şey, o hayatı yaşamak değil, o hayatı yaşayan biri olarak görülmek. Belki bir yere ait olmak değil, bir yere ait olduğumuzun başkaları tarafından onaylanması. Belki sevmek kadar, sevilebilir olduğumuza ikna edilmek.
İnsan, kendi hayatının içinde bile başkalarının bakışını arayabiliyor. Sonra dönüp kendisine bakmayı unutuyor.
Bütün bunları düşününce, o dizelerdeki “ara” kelimesi bana başka bir şey söylüyor. Aramaktan vazgeçmemizi değil, neyi aradığımızı sorgulamamızı...
Çünkü aramak, insanı canlı tutar. Merak etmek, öğrenmek, değişmek, kendini aşmak...
Bunlardan vazgeçelim demiyorum. Tam tersine, insanın dünyaya biraz daha dikkatle bakmasını istiyorum. Ama bu arayışın içinde, zaten yaşadığımız hayatı ıskalamayalım.
Her zaman başka bir yerde daha güzel bir hayat olmayabilir demiyorum. Elbette vardır. Bazen gitmek gerekir, bazen değiştirmek, bazen de insanın kendisini rahatsız eden bir düzenden çıkması...
Fakat bir yere gitmekle, bulunduğun yerde ne olduğunu hiç anlamadan yaşamak aynı şey değil.
Belki de önce gözümüzün önündekini görmeyi öğrenmeliyiz.
Bir insanın yüzüne bakarken yalnızca söylediklerini değil, anlatamadıklarını da merak etmeyi... Bir kitabı bitirmekten önce onun bizde açtığı düşünceyi önemsemeyi... Bir şehrin yalnızca binalarını değil, o binaların arasında yaşanan hayatları görmeyi... Ve kendimize, başkalarının cevaplarını ödünç almadan sorular sorabilmeyi.
Çünkü cihan dediğimiz şey, yalnızca büyük bir dünya değil. Her gün içinden geçtiğimiz, çoğu zaman fark etmeden tükettiğimiz, bazen anlamadan yargıladığımız bütün bir hayat.
Belki de bu yazıyı bitirirken size bir cevap vermek yerine bir soru bırakmalıyım…
Ya aradığımız şey bizden uzakta değilse? Ya yalnızca ona bakmayı unuttuysak?
Belki bugün hayatımızda değiştirmemiz gereken ilk şey, hayatımızın kendisi değildir. Belki önce ona baktığımız yeri değiştirmemiz gerekiyordur.
Çünkü bazen insan denizi bulmak için kıyı kıyı dolaşırken, çoktan suyun içindedir.
Ve ben asıl meselenin denize ulaşmak değil, neyin içinde yaşadığımızı fark etmek olduğunu düşünüyorum.