Sabah ofise geldim. Masamın üzerinde bir kitap duruyor: Hikmet Hükümenoğlu’nun Körburun’u. Kıymetli Aydın Bey’in doğum günü hediyesi. Üstelik kitabı neden seçtiğini anlatan bir e-posta da göndermiş. Bir sürü kitap arasından bunu seçmesinin bir nedeni var. Yazdıklarımı okumuş, kelimelerimin arasında dolaşmış ve kendince bir anlam bulmuş.

İnsanın aklından ister istemez şu geçiyor;

Bir başkasının zihninde nasıl bir yer kaplıyoruz acaba?

Ne tuhaf soru, değil mi?

Bir insanın hayatında ne kadar yer kapladığımızı aşağı yukarı biliyoruz. Ne sıklıkla görüştüğümüzü, kaç saat konuştuğumuzu, kaç kez mesajlaştığımızı hesaplayabiliriz. Ama zihninde nereye denk geldiğimizi nereden bileceğiz?

Hangi cümlemizin onda kaldığını, hangi düşüncemizin günler sonra yeniden aklına düştüğünü, hangi kelimemizin hiç beklemediğimiz bir anda karşısına çıktığını…

Belki de insan ilişkilerinin ölçemediğimiz tarafı tam olarak burası.

Düşünsenize, aynı gün içinde onlarca insanla konuşuyoruz. Kimiyle havadan sudan, kimiyle işten, kimiyle hayattan söz ediyoruz. Bazılarıyla saatler geçiriyoruz ama konuşulanların çoğu akşam olmadan unutuluyor. Sonra bir başkası geliyor, belki yalnızca birkaç cümle kuruyor ve günlerdir zihnimizde dönüp duran bir düşünceye dokunuyor.

Neden?

Çünkü konuşmakla karşılaşmak aynı şey değil. Bazen iki insan yalnızca konuşur. Bazen de iki ayrı zihnin içinde dolaşan düşünceler, hiç beklenmedik bir noktada birbirine rastlar.

Felsefede anlam meselesi üzerine düşünürken insanın aklına şu geliyor!

Bir kelimenin anlamı yalnızca kendisinde mi saklıdır, yoksa onu anlayan kişinin zihninde yeniden mi doğar?

Bir düşünün. Ben size çocukluğumu anlatıyorum. Aynı kelimeleri kullanıyoruz ama benim hatırladığım evi siz hiç görmediniz. Benim için bir kokusu, bir sesi, bir mevsimi var o evin. Sizse anlattıklarımdan kendi zihninizde bir ev kuruyorsunuz. Benim hatıramı dinlerken belki kendi çocukluğunuza gidiyorsunuz.

Ben size kendi geçmişimi anlatıyorum, siz kendi geçmişinizden bir şey buluyorsunuz.

Öyleyse anlaşılmak, bir insanın zihnimize girip orada gördüklerini aynen görmesi midir? Yoksa kendi dünyasından yola çıkarak bizim dünyamıza yaklaşmaya çalışması mı?

Sanırım ikincisi.

Çünkü hiç kimse bir başkasının zihninde tam olarak ne olup bittiğini bilemez. En yakınımızdaki insanın bile düşüncelerine doğrudan ulaşamayız. Kelimelerimiz var, davranışlarımız var, yazdıklarımız var. Kendimizden dışarıya açılan küçük pencereler bunlar. Karşımızdaki insan da o pencerelerden gördükleriyle bizi anlamaya çalışıyor.

Ama bazıları yalnızca bakıp geçiyor. Bazılarıysa gördüğü şeyin ardında ne olduğunu merak ediyor.

Ben galiba asıl kıymeti burada buluyorum.

Birinin yazdıklarınızı okuması güzel. Fakat okuduklarından yola çıkarak sizin düşünce dünyanıza dair bir şey fark etmesi, sonra da bunu size hissettirmesi başka bir şey. Çünkü o zaman yalnızca bir metnin okunmadığını, o metnin arkasındaki insanın da merak edildiğini hissediyorsunuz.

Bugün masamda duran kitap bana bunu düşündürdü.

Bir hediye bazen size bir şey verir. Bazen de sizinle ilgili bir şeyi size geri gösterir. Bir insanın sizi nasıl gördüğünü, hangi düşüncenizi önemsediğini, kelimelerinizden ne anladığını…

Belki de bu yüzden, hayatımızda bizi gerçekten dinleyen insanların sayısından çok, bizi anlamaya merak duyan insanların sayısı önemli.

Çünkü anlamak, karşımızdakini çözmek ya da hakkında bir hükme varmak değil. Onun dünyasının bizimkinden farklı olabileceğini kabul ederek yaklaşmak. Herkesin aynı kelimelere aynı anlamları yüklemediğini, aynı olaydan aynı sonucu çıkarmadığını, aynı kitabın aynı sayfasında durmadığını bilmek.

Ve bütün bu farklılıklara rağmen bazen bir cümlede buluşabilmek.

Şimdi düşünüyorum da, belki de insanları birbirine yaklaştıran şey her konuda anlaşmaları değil. Birbirlerinin zihninde merak uyandırmaları. Bir cümlenin peşine düşmeleri. Bir düşünceyi birlikte büyütmeleri. Birbirlerine yeni sorular bırakmaları…

Masamın üzerindeki kitabı henüz okumaya başlamadım. Ama o kitap vesilesiyle zihnimde dolaşan düşünceler bile bana güzel bir şey hatırlattı…

İnsan bazen bir kitabın sayfalarını açmadan da yeni bir düşüncenin içine girebiliyor.

Ve galiba bazı karşılaşmaların güzelliği de burada. Size yeni bir şey söylemelerinden çok, içinizde zaten dolaşan ama henüz adını koymadığınız bir düşünceyi görünür kılmalarında.

Şunu merak ediyorum;

Hayatınızda hiç, sizi çok iyi tanımadığı halde bir cümlenizden sizi anladığını hissettiren biri oldu mu? Ya da yıllardır tanıdığınız birinin, aslında sizi hiç anlamadığını fark ettiğiniz?

Belki de insanın kendini anlatma çabası hiç bitmiyor. Yalnızca bazen, kelimelerinin doğru yere ulaştığını hissedince biraz olsun dinleniyor.