Bazı filmler bittiğinde salondan çıkarsınız ve film orada kalır.
Bazılarıysa sizinle birlikte dışarı çıkar.
Dıgger benim için ikincisiydi.
Filmin jeneriği akarken aklımda dünyanın sonundan çok insan kaldı.
İklim, para, güç, çıkar, hırs... Bunların hepsi filmin görünen yüzüydü. Altında ise çok daha eski ve çok daha tanıdık bir mesele vardı:
İnsan kendisine ne kadar yabancılaşabilir?
Belki de insanın kötülüğü yaratması kadar ilginç olan, yarattığı kötülükle yaşayabilme biçimi.
Çünkü insan çoğu zaman yaptığı kötülükle yüzleşmiyor. Onunla yaşamayı öğreniyor.
İlk gün rahatsız oluyor.
İkinci gün açıklıyor.
Üçüncü gün alışıyor.
Bir süre sonra da başkasının rahatsız olmasını anlamsız buluyor.
Sanırım insan zihninin en ürkütücü taraflarından biri bu. Vicdanımızın sesini susturmak için her zaman büyük bir yalana ihtiyacımız yok. Bazen küçük bir mazeret yeterli oluyor.
Bir çıkar.
Bir korku.
Bir mecburiyet.
Bir “herkes böyle yapıyor” cümlesi.
Sonra insan kendi yaptığı şeyin karşısına geçip onu kendisinden bağımsız bir olay gibi seyretmeye başlıyor.
Sanki bütün bunları yapan o değilmiş gibi.
Belki kötülüğün en tehlikeli hali de burada başlıyor.
İnsan kötü olduğuna ikna olmadan kötü şeyler yapabiliyor.
Hatta kendisini iyi biri olarak görmeye devam ederek.
Bence Dıgger'ın kara mizahı tam da bu çelişkiden besleniyor. Gülüyorsunuz ama gülüşünüzün altında hafif bir huzursuzluk kalıyor. Çünkü bir noktada filmdeki insanlara değil, kendi hayatınızdaki insanlara bakmaya başlıyorsunuz.
Ve daha kötüsü, kendinize.
“Ben olsam ne yapardım?” sorusu bazı filmlerden sonra sorulmaz.
“Ben bunu ne zaman normalleştirirdim?” sorusu sorulur.
Bu daha rahatsız edici bir soru.
Çünkü insan kendisini büyük kötülükler üzerinden tanımıyor.
Asıl sınav, küçük tavizlerde başlıyor.
Bir şeye önce karşı çıkıp sonra susmakta.
Yanlış olduğunu bilip işine geldiği için görmezden gelmekte.
Kendi konforunu korumak için başkasının rahatsızlığını önemsiz bulmakta.
İnsan bazen karakterini büyük kararlarla değil, her gün verdiği küçük izinlerle kaybediyor.
****************
Tom Cruise ise filmin bütün bu ağır tarafını omuzlarında taşımasına rağmen karakteri ağırlaştırmıyor.
Tam tersine, büyük bir dinamizm getiriyor.
Monologlarla örülü, kolayca tökezleyebilecek bir rolü sanki gündelik bir şeymiş gibi taşıyor. Bence oyunculukta en zor şeylerden biri de bu!
Seyirciye emeği göstermeden emeğin sonucunu göstermek.
Cruise'un yaptığı biraz buna benziyor.
Sahnede ne kadar rahat görünüyorsa, karakterin altında taşıdığı yük de o kadar hissediliyor.
************************************
Filmin kendisi kadar beni düşündüren başka bir şey daha vardı.
Salon.
Arkadaşımla birlikteydik.
Bir de başka bir izleyici vardı.
Üç kişi.
Koskoca sinema salonunda üç kişi.
Bunu artık yalnızca “film izlemeye gelen azalmış” diye geçemiyorum.
Çünkü mesele biraz daha büyük geliyor bana.
Sinema, dijital platformlara yalnızca seyirci kaybetmiyor.
Bir alışkanlığını da kaybediyor.
Filme gitmek eskiden küçük bir törendi.
Evden çıkardınız.
Ne izleyeceğinizi seçerdiniz.
Bilet alırdınız.
Salona girerdiniz.
Işıklar sönerdi.
Bir süreliğine başka insanların hayatlarının içine bakardınız.
Şimdi ise filmler hayatımıza gelmiyor bile.
Biz onları çağırıyoruz.
Kumandaya basıyoruz.
Açıyoruz.
İstediğimiz yerde durduruyoruz.
Canımız isterse başka bir şeye geçiyoruz.
Belki çağın ruhu da biraz böyle…
Hiçbir şeyin bizi fazla bekletmesine tahammülümüz yok.
Filmlerin bile…
Oysa sinema biraz beklemeyi gerektirirdi.
Karanlıkta oturmayı.
Bir hikayenin temposuna teslim olmayı.
İki saat boyunca kendi hayatından çıkmayı.
Ve belki en önemlisi, tanımadığın insanlarla aynı duygunun içinde bulunmayı.
O yüzden salondaki üç kişiyi görünce yalnızca boş koltukları görmedim.
Bir şeylerin yavaş yavaş biçim değiştirdiğini gördüm.
Belki sinema yok olmayacak.
Filmler yine yapılacak.
Hatta hiç olmadığı kadar çok film izleyeceğiz.
Ama film izlemekle sinemaya gitmek aynı şey değil.
Biri içerik tüketmek.
Diğeri deneyim.
Dıgger'dan geriye bende dünyanın nasıl kurtulacağına dair bir fikir kalmadı.
Daha rahatsız edici bir soru kaldı…
İnsan, kendi yarattığı karanlıkta ne kadar süre yaşarsa artık orayı karanlık olarak görmez?
Belki bir gün cevap vermeyi de bırakır.
Çünkü insanın tuhaflığı burada.
Kendisine zarar veren şeylerle bile bir düzen kurabiliyor.
Yanlışın içinde bir hayat kuruyor.
Eksikliğin içinde konfor yaratıyor.
Kendi yaptığı enkazın üzerine bir sandalye çekip oturabiliyor.
Ve bir süre sonra enkazı değil, manzarayı konuşuyor.
Belki bu yüzden bazı filmler yalnızca seyredilmez.
İnsanın kendisine tuttuğu aynaya dönüşür.
Dıgger da benim için o aynalardan biri oldu.
Üstelik salon neredeyse boşken.
Belki de ironinin en güzel tarafı buydu…
İnsan üzerine bir film izliyorduk.
Ve salonda, insan yoktu.