Bir şeyi merak ediyorum:

En son ne zaman bir şeyi sadece istediğiniz için yaptınız? Bir karşılık beklemeden, bir sonuca ulaşmak zorunda hissetmeden, yarın size ne kazandıracağını hesaplamadan…

Sanırım büyümekle birlikte hayatla aramıza tuhaf bir anlaşma koyuyoruz. Attığımız her adımın bir yere çıkmasını, harcadığımız her saatin bir işe yaramasını, yaptığımız her şeyin bizi biraz daha ileri taşımasını bekliyoruz. Hatta bazen güzel bir anın içinde bile zihnimiz başka bir şeyin peşinde koşuyor.

Oysa Herakleitos'un zamanın hükümranlığını dama oynayan bir çocuğa benzetmesi boşuna değil. Bir lideri, bir doktoru ya da bir öğretmeni değil, bir çocuğu seçiyor. Çünkü çocuk için oyunun kendisi yeterlidir. Kazanmak, kaybetmek ya da oyunun sonunda ne elde edeceği değildir mesele. Oyun oynarken oyunun içindedir.

Biz ise galiba oyunun kendisini unutup sürekli skor tabelasına bakmaya başladık.

Hayatı da böyle yaşamıyor muyuz? Biraz daha para, biraz daha başarı, biraz daha tanınmak, biraz daha sevilmek… Hep bir sonraki durağa gözümüzü dikiyoruz. Bir şeyler tamamlandığında mutlu olacağımızı düşünüyoruz. Fakat o tamamlanma hissi ne kadar sürüyor? Bir hedefe ulaşıyoruz, çok geçmeden önümüze başka bir hedef koyuyoruz. Böylece yaşamak, bitmeyen bir yapılacaklar listesine dönüşüyor.

Yanlış anlaşılmasın, hayallerimizin peşinden koşmayalım demiyorum. İnsan ürettikçe, öğrendikçe, merak ettikçe büyür. Ama bütün bunları yaparken hayatın kendisini bir kenarda bekletmek de biraz haksızlık değil mi?

Biriyle edilen uzun bir sohbetin, yolda karşımıza çıkan güzel bir manzaranın, bir kitabın ortasında rastladığımız tek bir cümlenin bize ne kazandıracağını hesaplamak zorunda değiliz. Belki de bazı şeylerin kıymeti, hiçbir işe yaramamalarında değil, bize yaşadığımızı hissettirmelerindedir.

Bazen düşünüyorum da insanın en büyük yanılgılarından biri, hayatı hep bir hazırlık süreci sanması. Sanki asıl hayat biraz sonra başlayacakmış gibi… Şu işi bitireyim, şu hedefe ulaşayım, biraz daha yol alayım, sonra kendime vakit ayırırım.

Peki ya hayat dediğimiz şey, tam da bütün bunları yaparken kaçırdığımız o aralıkların içindeyse?

Belki de biraz durup oyuna yeniden bakmamız gerekiyor. Her hamlenin hesabını yapmadan, her günün sonunda kendimize bir başarı raporu sunmadan, bazen yalnızca o anın içinde kalarak…

Çünkü hayat yalnızca varılacak bir yer değil, içinde bulunulacak bir yolculuk.

Ve size bir sorum var:

Sizce biz büyüdükçe hayatı yaşamayı mı öğrendik, yoksa yaşamayı sürekli ertelemeyi mi?