Körburun, doğum günü hediyemdi. İş yoğunluğundan, gündelik telaşlardan yorulduğum zamanlarda elime sık sık aldım. Tabiri caizse, kimsenin pek uğramadığı o adaya uğradım. Biraz kalabalıktan, biraz hayatın bitmek bilmeyen koşturmacasından uzaklaşmak istediğimde kendimi orada buldum. Seher'in çizdiği resimlere kendi zihnimden baktım, adanın sokaklarında dolaştım, insanlarının hayatlarına karıştım.

Bazı sabahlar, gün henüz ağarırken balkona çıkar, mahalleyi seyrederim. Evlerin pencerelerine, ışığı yanan odalara, sokağa bakarım. Gördüklerimle yetinmem, o evlerde nasıl hayatlar yaşandığını, insanların neler düşündüğünü, hangi hikayeleri biriktirdiğini hayal ederim. Bazen yalnızca gördüklerimden değil, göremediğim ihtimallerden de hikayeler yazarım zihnimde.

Körburun'u okurken de böyle hissettim. Sanki yine bir balkondaydım. Bu kez önümde küçücük bir ada, birbirine değen hayatlar ve her pencerenin ardında başka bir hikaye vardı.

Hikmet Hükümenoğlu'nun 1960'lardan 1990'lara uzanan yıllarda, İstanbul'a yakın hayali bir adada geçen romanında birbirinden farklı hayatların nasıl iç içe geçtiğine tanıklık ediyoruz. Küçücük bir ada burası. Fakat içinde öyle çok hayat, öyle çok hesaplaşma, öyle çok suskunluk var ki... İnsanların birbirine değmeden yaşaması neredeyse imkansız. Birinin geçmişi diğerinin bugünü, birinin sırrı ötekinin hayatı oluyor. Herkes birbirini tanıyor ama kimse kimsenin içinden geçenleri bütünüyle bilmiyor.

Belki de adanın en çarpıcı tarafı bu. İnsanlar burada unutmayı, hatırlamamayı öğrenmişler. Yaşananların üzerini örtmek, bazı şeyleri konuşmamak, geçmişi geride bırakmış gibi yapmak... Oysa bastırılan her duygu bir bumerang gibi dönüp dolaşıp sahibini buluyor. İnsan unuttuğunu sanıyor ama geçmiş başka bir kapıdan yeniden içeri giriyor. Bazen bir öfke, bazen bir korku, bazen de yıllardır söylenmemiş bir cümle olarak.

Bana kalırsa Körburun biraz da bastırılmış duyguların adası. İnsanların birbirinden sakladıkları kadar kendilerinden de sakladıkları var. Küçük bir yerde yaşamanın tuhaf bir tarafı bulunuyor maalesef…

Birbirinizden uzaklaşabilirsiniz ama birbirinizin hayatından bütünüyle çıkamazsınız. Aynı sokaklardan geçer, aynı insanlarla karşılaşır, geçmişin izlerini her gün yeniden görürsünüz.

Romanın tarihsel bir arka planı var elbette. Türkiye'nin yakın geçmişinden izler, toplumsal hafızamızda karşılığı olan meseleler ve hala kanayan yaralar... Ama benim ilgimi en çok tarihin insanların iç dünyasında bıraktığı izler çekti. Büyük olayların küçük hayatları nasıl değiştirdiğini, dönemin korkularının ve güç ilişkilerinin insan karakterine nasıl yerleştiğini düşündüm. Tarihi yalnızca yıllar ve olaylar üzerinden değil, o yıllarda yaşayan insanların gözlerinden okumak başka bir şey.

Neriman Abla'yı unutmak kolay değil. İçinden geçenlerle insanlara söyledikleri arasında kendince yol kuran, bazen deli gözüyle bakılan, bazen hafızasının sisler içinde kaldığı düşünülen bir kadın. Oysa ben Neriman Abla'da başka bir şey gördüm!

İnsanların kendisinden beklediği kişi olmayı her zaman başaramayan, belki de artık bunu önemsemeyen birini.

Ne kadar cesuruz kendi gerçeğimizi söylemekte? Kaçımız başkalarının kırılmaması için kendi cümlelerimizi yarım bırakıyoruz? Kaçımız kabul görmeye devam etmek uğruna içinden geçenleri saklıyor? Belki de Neriman Abla kadar cesur olamıyoruz bu hayatta.

Hayri ise insanın kendi içinde büyüttüğü hırsın ve öfkenin nereye kadar uzanabileceğini gösteriyor. Bir insanın kendi hayatıyla ilgili hesaplaşması, nasıl oluyor da çevresindeki başka hayatların da kaderine dönüşebiliyor? Hırsın, öfkenin ve güç arzusunun yalnızca sahibini değil, etrafındaki herkesi değiştirebildiğini görüyoruz. İnsan bazen güçlü olmakla başkaları üzerinde hakimiyet kurmayı birbirine karıştırıyor. Gücünü kaybetme korkusu, bir süre sonra onu korumak için her şeyi yapabilecek birine dönüştürebiliyor. Belki de insanın en büyük yanılgılarından biri, sahip olduklarının kendisini tanımladığına inanması.

Onur'un hikayesinde ise insanın nasıl yetiştirildiği, hangi fikirlerle büyüdüğü ve hayatın karşısına çıkardığı gerçekler karşısında nerede durduğunu üzerine düşündüm. Babasından öğrendiklerini, güç ve iktidar kavramlarını nasıl başka bir perspektif etrafında şekillendirdiğini...

Romanın başka bir yerinde insanın kendi hatalarını görebilmesi meselesi de karşıma çıktı. İnsan yanıldığını kabul edebildiğinde öğrenmeye başlıyor. Ama kendisini kusursuz sanmaya başladığında bütün kusurları başkalarında arıyor. Belki de insan ilişkilerindeki en büyük çıkmazlardan biri bu.

Kendi payımıza düşeni görmeden sürekli başkalarının hatalarını konuşmak.

Seher'i okurken ise insanın kendini arayışına takıldım. Bazen sokaklarda, bazen duygularında, bazen bir tuval ve fırçada, bazen de bir başkasının varlığında kendini bulmaya çalışan bir kadın... Aşkın ilk zamanlarındaki heyecanı, insanın dünyasını değiştirecekmiş gibi görünen o başlangıçları ve zamanla aynı duygunun nasıl ağırlaşabildiğini düşündüm. Bir zamanlar insanı hayata bağlayan bir şey, nasıl olur da insanın kendisine yabancılaşmasına neden olabilir?

Seher'in resimlerine bakarken de onun gördükleriyle benim gördüklerim arasında bir mesafe olduğunu hissettim. Belki de sanatın ve edebiyatın güzel tarafı bu…

Herkes aynı şeye bakıyor ama herkes başka bir şey görüyor.

Körburun'da kimseyi bütünüyle iyi ya da kötü olarak tanımlamak kolay değil. Herkesin kendince bir hikayesi, bir korkusu, bir hesabı ve sakladığı bir tarafı var. Bu da bana insanı anlamakla onu haklı bulmanın aynı şey olmadığını düşündürdü. Birinin neden öyle davrandığını anlamaya çalışabiliriz ama bu, yaptıklarını kabul etmek zorunda olduğumuz anlamına gelmez. İnsan dediğimiz şey, bazen kendi içinde bile uzlaşamayan bir hikaye.

Kitap boyunca adanın sakinlerini izlerken kendi mahallemi, kendi çevremi, aynı sokaklarda karşılaştığım insanları düşündüm. Birbirimizi ne kadar tanıyoruz? Her gün selamlaştığımız birinin içinde nasıl bir hayat taşıdığını biliyor muyuz? Bir insanın yüzünde gördüğümüz sakinliğin arkasında kaç yıllık bir hesaplaşma, kaç söylenmemiş cümle, kaç unutulmaya çalışılmış hatıra var?

Belki de küçük yerlerin en büyük sırrı bu. Herkes birbirinin hayatına bir şekilde dokunuyor ama kimse diğerinin hikayesini bütünüyle bilemiyor. İnsanlar aynı sokaklarda yaşarken birbirlerinin hayatlarında iz bırakıyor. Bazen farkında olmadan, bazen de isteyerek. Körburun'un küçücük coğrafyası, insan ilişkilerinin ne kadar geniş ve karmaşık bir dünyaya dönüşebileceğini gösteriyor.

Ve romanın sonuna geliyoruz. Kitabın sonunda karşılaştığım şiir, bütün hikayelerin ardından bende başka bir pencere açtı. Bütün gündüzlerin ve gecelerin ardından yeni bir başlangıcın mümkün olabileceğini düşündüren dizeler, romanın bende bıraktığı duyguyla birleşti. Onca suskunluğun, unutma çabasının, öfkenin, kırgınlığın ve hesaplaşmanın ardından hayatın hala insana yeni bir başlangıç sunabilmesi... Belki de kitabın sonunda en çok buna tutundum.

Çünkü insan bazen bir adada, bazen bir şehirde, bazen de kendi zihninin içinde sıkışıp kalabiliyor. Geçmişi değiştiremiyor, yaşadıklarını geri alamıyor. Ama bütün bunların ardından yeniden başlayabilme ihtimali var. Yeni bir sabah, başka bir yol, henüz tanımadığı insanlar ve henüz yaşanmamış hikayeler...

Körburun'u bitirdiğimde yalnızca bir adadan ayrılmadım. İnsanların unutmaya çalıştıklarını, birbirlerinden sakladıklarını, güç uğruna kaybettiklerini ve bütün bunlara rağmen yeniden başlayabilme ihtimallerini düşündüm.

Şimdi kitabı kapatıp kendi mahalleme bakıyorum. Evler aynı evler, sokaklar aynı sokaklar. Ama her pencerenin ardında anlatılmayı bekleyen başka bir hayat olduğunu yeniden hatırlıyorum.

İyi kitaplar bazen bize yeni bir dünya gösterir. Bazılarıysa kendi dünyamıza yeniden bakmamızı sağlar. Körburun benim için ikincisiydi. Bir süreliğine sığındığım o adadan ayrılırken yanımda birkaç insanın hikayesini, biraz geçmişin ağırlığını ve yeni başlangıçlara dair güzel bir ihtimali götürdüm.